Dilara İlbuğa YILDIRIM
90’larda büyüyenler hatırlayacaktır. En temel toplumsal sorularımızdan biri hep aynıydı: “Nerede bu devlet nerede bu millet?” Aradan geçen onca yıla rağmen bu sorunun ilk kısmı ağırlığını hiç kaybetmedi, yalnızca anlam değiştirdi. O yıllarda şaşkınlıkla sorulan bu soru, bugün neredeyse kabullenmiş bir durumu tarif ediyor. Neoliberalizmin hayatın her alanına nüfuz etmesiyle birlikte devletin yokluğuna şaşırmıyor, onun bıraktığı boşluğu kendi imkânlarımızla doldurmaya çalışıyoruz.
Son günlerin en çok konuşulan isimlerinden biri Haluk Levent. 6 Şubat depremlerinde öne çıkan Ahbap Derneği ve kurucusuna yönelik kapsamlı bir soruşturma başlatıldı; kumardan kara para aklamaya, evlenme vaadiyle dolandırıcılığa kadar birçok suçlama var ortada. Ama bu yazının konusu ne bu suçlamalar ne de dosyanın detayları.
Haluk Levent’in hikâyesi, sosyal devletin aşındığı, kamusal sorumluluğun giderek hayırseverliğe devredildiği ve yurttaşların hak yerine bireysel iyi niyet gösterilerine tutunmaya çalıştığı bir dönemin hikâyesi; bir boşluğun haritası.
Devletin felaket karşısındaki refleksi hep aynı: sosyal medyaya erişim kısıtlaması, yayın yasağı, eleştirenlerin cezalandırılması. Her büyük felaket, ne kadar sahipsiz olduğumuzu bir kez daha gösteriyor. Dünyanın en yüksek vergi yüklerinden birini taşıyan bir ülkede, enkaz altındaki yakınlarımızı kendi ellerimizle çıkarıyoruz, Kızılay’dan çadır satın alıyoruz, maden göçüğünde kalan işçilerin cansız bedenlerini omuzlarımızda taşıyoruz. Sefaletin tam ortasındayız.
Burada “devletin çekilmesi” derken yanlış bir imge kullanıyoruz aslında. Devlet çekilmiyor, mevzi değiştiriyor. Sosyal harcamadan, kamu hizmetinden, denetimden elini çekiyor; gözetimden, cezalandırmadan, baskıdan ise hiç çekmiyor. Yayın yasağı çıkarmak saniyeler alıyor, deprem bölgesine ekip göndermek günlerce sürüyor. Bu bir kapasite meselesi değil, siyasi bir tercih. Neoliberal devlet küçülmüyor, nerede küçüleceğini nerede büyüyeceğini biliyor. Sosyal devlet cephesinde eriyor, güvenlik devleti cephesinde büyüyor.
Bu ayrım önemli çünkü “devlet yok” demek bir yanılsamayı büyütüyor. Devlet var. Sadece bizim yanımızda değil. Vergimizi topluyor ama karşılığını vermiyor. Bizi gözetliyor ama korumuyor. Konuşmamızı yasaklıyor ama dinlemiyor. Bu bir yokluk değil, seçici bir varlık. Kimin için var, kimin için yok olduğu baştan belli bir varlık. Bu seçicilik en çıplak haliyle felaket anında görünüyor. Çünkü felaket, devletin maskesini düşürüyor. Normal zamanda bürokrasinin, prosedürün, süreç işliyor söyleminin arkasına gizlenebilen bu seçicilik enkazın altında, selin ortasında, göçüğün içinde saklanacak yer bulamıyor. Her şey, herkesin gözü önünde yaşanıyor. Felaket anları, devletin kiminle ne kadar ilgilendiğinin en çıplak fotoğrafını çekiyor aslında.
Ve tam da bu fotoğrafın çekildiği anda, çerçeveye başka bir figür giriyor: Kahraman. Kahraman, yalnızca devletin bıraktığı boşluğu doldurmuyor. Sosyal devlet geri çekildikçe, kamusal hizmetlerin yerini tek tek insanların çabası almaya başlıyor. Yurttaş hakkını talep edeceği kurumu bulamadığında, yardım isteyeceği kişiyi arıyor. Böylece siyasal olan, sessizce kişiselleşiyor.
Haluk Levent’i de bu çerçeveden okumak gerekiyor. O yalnızca büyük bir dayanışma ağını örgütleyen bir sanatçı değil; aynı zamanda sosyal devletin aşındığı bir dönemde ortaya çıkan yeni kamusal figürlerden sadece biri. Bir çocuğun tedavisinden depremzedenin barınmasına, öğrencinin bursundan kayıp bir yakının bulunmasına kadar devletin yerine getirmesi gereken görevler, giderek tek tek kişilerin omuzlarına yükleniyor. Sorun da tam burada başlıyor. Çünkü yardım ile hak aynı şey değil. Hak, yurttaş olmanın doğal sonucu; kimsenin vicdanına, cömertliğine ya da iyi niyetine bağlı değil. Yardım ise her zaman kişiye bağlı. Yardım eden yorulabilir, hata yapabilir, vazgeçebilir, hakkında soruşturma açılabilir ya da toplumun gözündeki itibarı değişebilir. Oysa bir toplumun temel ihtiyaçları, tek tek insanların ahlaki niteliğine, iyiliğine ya da kötülüğüne emanet edilemez.
Bugün Haluk Levent hakkında yürüyen tartışma elbette önemli ama ondan daha önemli olan, bu ülkenin yıllardır her büyük felakettten sonra yeni bir kahraman aramak zorunda kalmasıdır. Asıl soru, bir derneğin ya da bir sanatçının ne yaptığı değil; neden milyonlarca insanın yaşamının tek tek insanların vicdanına emanet edildiğidir. Çünkü sosyal devletin yerini hayırseverlik aldığında yalnızca kurumlar zayıflamıyor, yurttaşlık da dönüşüyor. Hak sahibi bireylerin yerini yardım bekleyen insanlar alıyor. İnsanlar artık “Bu benim hakkım” demek yerine, “Bana yardım edecek doğru kişiyi nasıl bulurum?” diye düşünüyor. Yurttaşın mücadelesinin yerini minnettarıık, hak talebinin yerini teşekkür alıyor. Ve belki de neoliberalizmin en büyük zaferi tam da bu: Bize hesap sormayı ve mücadele etmeyi unutturuyor, kahramanlara inanmayı öğretiyor.
Oysa ihtiyacımız olan daha fazla kahraman değil; kimsenin bir kahramana ihtiyaç duymayacağı kadar güçlü, hesap verebilir ve kamusal sorumluluğunu yerine getiren bir sosyal devlet. Kırk yıl sonra hâlâ aynı soruyu soruyoruz: Nerede bu devlet? Belki de artık cevabı bir kahramanın adında aramak yerine, devleti yeniden kurmanın yollarını konuşmalıyız. Bu da ancak direnerek, edilgenliğimizi yırtıp yeniden hayatımızın öznesi olarak mümkün.
Yorumlar