Tüm haberler
BirGün 20 Jul 2026, 05:00 Güncel

Spinoza, Ahmet Telli ve Silivri’nin serçeleri

Spinoza’nın Marx ile buluşup buluşmadığına ilişkin iyi bir kitap var elimde. Daha doğrusu okuduğum kitaplardan biri de Otonom Yayınları felsefe serisinden çıkan bu eser. Yeni bitirdim, hayli not aldım. Sağ olsunlar Otonom Yayınları beni hapishanede hiç yalnız…

Spinoza, Ahmet Telli ve Silivri’nin serçeleri

Spinoza’nın Marx ile buluşup buluşmadığına ilişkin iyi bir kitap var elimde. Daha doğrusu okuduğum kitaplardan biri de Otonom Yayınları felsefe serisinden çıkan bu eser. Yeni bitirdim, hayli not aldım. Sağ olsunlar Otonom Yayınları beni hapishanede hiç yalnız bırakmadı. Otonom, benim 50 yıllık arkadaşım, liseden beri yoldaşım sevgili kardeşim Cengiz Baysoy’un öncülüğünde oluşan sosyalist ve entelektüel bir kolektif. Özgün ve başarılı bir yayıncılık yapıyorlar. Dayanışma ve dostlukları çok değerli.

Okuduğum kitabın tam adı; “Spinoza Marx’la Buluştuğunda”, yazarı Tracie Matysik. Kitabı sevgili Münevver Çelik (Sinem Özer ile) çevirmiş. Temiz Türkçesiyle, iyi düzenlenmiş dip notlarıyla, güzel bir çeviri. Ellerine sağlık. Spinoza okumalarımı zenginleştirdi.*
Ancak, kitabın bütün iddiasına karşın Marx - Spinoza ile pek buluşamıyor. Yazarın anlamlı bir buluşturma çabası var ama böyle bir kesişmeyi sanırım Marx istemiyor. Marx’ın 1839’da “Demokritos ve Epikuros’un Doğa Felsefesi” adlı doktora tezini yazarken B. Spinoza ile ilgileniyor, 40 sayfa kadar not alıyor. Dağınık notların tamamı Spinoza alıntılarından oluşuyor. Ancak bunları kullanmıyor.

Üstelik tezinin esasıyla ilgili olduğu halde daha sonra da değerlendirmiyor. Oysa Spinoza, indirgendiğinde bir doğa felsefesi kuramcısı olarak da alınabilecek bir filozoftur. Marx’ın aksine -ki doktora tezi ve başka bazı çalışmalarda küçük birkaç gönderme yapmak dışında üzerinde hiç durmaz- L. Feuerbach ve F. Hegel, Spinoza ile buluşur. Dahası onu yer yer eleştirseler bile yüceltirler.

Öyle ki, Hegel, Spinoza’yı felsefenin başlangıç noktası olarak görür, ona göre "Spinoza yoksa felsefe de yoktur". Çünkü Hegel’e göre Spinoza “Tanrıyı bu dünyaya ve akıl alanına” indirmiştir. Spinoza’nın tanrısı doğa-dünya-evrendir. Onun yasaları tanrının yasalarıdır. İnsan bu doğaya gömülmüş ve söz konusu yasalara sıkı sıkıya bağlıdır. Öyle ki, insanın özgür iradesinin bile üzeri çizilmiştir. Kabaca yapılacak bu özet, Spinoza hakkındaki en yaygın ve doğruya en yakın değerlendirmedir.

FELSEFENİN MUTLULUĞU

Feuerbach ise Spinoza’nın modern materyalistlere yol gösterse de hala bir “panteist” olduğunu söylüyor. Feuerbach; “Spinoza Tanrı’yı ortadan kaldırmayan bir ateizm geliştirmişti” diyor. Öyle ki, Tanrı’yı korumak için insanı teslim alan bir felsefe geliştirdiğini belirtiyor.

Marx’ın neden Spinoza ile buluşmadığını onun Feuerbach ve Hegel eleştirilerine bakarak anlayabilirsiniz. Marx, sadece Feuerbach tarafından içerilerek aşılan, Hegel tarafından hakkında yapılabilecek en radikal eleştiri ortaya konulan Spinoza’ya geri dönmeyi (eleştirerek aşmak için dahi) gereksiz görüyor. Hegel, “Spinoza’nın tözü durağan ve değişmezdir” diyor. Böylece hiçbir yönelimi, amacı ve erekselliği olmayan bu tözün “öznelliğin birliğinden yoksun” olduğunu da belirtiyor. Müthiş bir ifade.

Böylece hem materyalist hem de idealist düzlemde Spinoza hakkında söylenecek her şey söylenmiş oluyor. Yine de Spinoza’nın tanrısı Einstein’nın sevdiği mutluluk veren bir tanrıdır. Bu nedenle, insanlığın yeni bir ortaçağa girdiği -ki dijital ve teknolojik bir ortaçağdır bu- dönemde, yeni bir yorum ve doğacı / dünyacı bir yaklaşımla materyalist bir gündelik felsefe insanı mutlu edebilir. Bu elbette “popüler felsefe” alanı olacaktır. Pek sakıncası da yoktur. Ancak, buradan yeni bir devrimci itilim (Feuerbach, Hegel ve Marx’tan sonra üstelik) çıkmayacağı da bellidir.

SİLİVRİ’DE HAYAT

Yukarıda yazılanlar bir bakıma benim asıl anlatacaklarım için bir giriş gibi de okunabilir. Çünkü ben Spinoza, doğa felsefesi, dava, ülke ve dünya gündemi derken geçen bir haftayı Silivri’nin küçük kuşları serçelerle uğraşarak geçirdim.

Spinoza, doğa felsefesi, Hegel, Volker Kutscher’in Islak Balık’ı, Buket Uzuner’den İngilizce İstanbullu’su, Foucault’dan “Hapishaneye Alternatifler”, Marx ve Matysik derken benim minik serçelerim her şeyin önüne geçti. Serçelerin üreme, çoğalma ayıydı. Geldiler Haziran başından ve bir aydır Silivri’de bize konser veriyorlar. Doğayı getirdiler hapishanenin saçaklarına, dişi serçeler yuva yaptılar. 18 metrekarelik avlularımız her türden ot, çalı parçası, kamış vb. ile doldu. Neredeyse iki günde bir avluyu süpürmeye başladım. Nihayet yavru serçeler çıktı yumurtalarından, anneleri onlara yiyecek taşıyor.

Avlu duvarları yaklaşık 10 metre yüksekliğinde, saçaklarda dikenli tel örgülerle sarılmış küçük teraslar var. Onları görüyorum. Sadece benim hücremde / odamda değil, buradaki herkesin durumu aynı. Bir sabah kalktığımda, sayımdan sonra (08.00) avluda üç minik serçe gördüm, ilk uçma denemesinde aşağı düşmüşlerdi. Çıkmak için kanat çırpıyor, ama 3-4 metreden yukarı çıkamıyorlardı. Beni görünce korktular ama bir süre sonra birbirimize alıştık. Ne yapacağımı önce bilemedim, gardiyanlardan (İnfaz Koruma Memurları) her yerde benzer bir sorunun olduğunu öğrendim.

Beslersek güçlenecek ve uçacaklardı. Bazen anneleri aşağı iniyor yiyecek getiriyordu. Ancak, bir süre sonra anneler terk etti minik serçeleri ya da ben öyle sanıyorum, çünkü ilk günden sonra bir daha görmedim. Hemen avlunun üç köşesine yoğurt kaplarından yaptığım sulukları koydum. Yiyebilecekleri pirinç ve bulgur pilavı tanelerinden yemler hazırladım. Ufak et parçacıkları dâhil yemlikler oluşturdum.

Ama baktım bir kaptan su içmesini de bilmiyorlar yemeği de... Minik gagalarını yukarı açıp annelerinden bekliyorlar. Bunun üzerine bulaşık eldivenini giyip yakaladım teker teker... Su içirdim ve birkaç parça yem vermeye çalıştım. Ertesi gün iki minik serçe daha geldi, avlu şenlendi, biri odaya / hücreye girdi ve içeriyi sevdi. İşi gücü bıraktım, minik serçeleri beslemeye, yaşatmaya ve uçurmaya çalışıyorum. Hapishane idaresi yapacak bir şeyimiz yok bizim diyor.

KUŞLAR NEREYE SIĞINIR

Su içmelerine karşın ikisi dışında diğer üç yavru serçe yem yemiyor. Gece soğuk olur diye kapılar kapanmadan içeri de almaya çalışıyorum. Spinoza okur ve doğa felsefesi üzerinde bir anlamda çalışırken kendimi doğanın bir boyutu ile canhıraş bir mücadele içinde buldum. Hem mutlu hem de endişeliydim. Bütün gücümle minik serçeleri yaşatmaya çalışıyor ve onları duvarları aşacak kadar (10 metre) yükseğe uçmaları için hazırlamak istiyordum. Ne işleri vardı bu hapishanede, başka yere gidemezler miydi?

Üçüncü gün, biri (su içip verdiğim yemleri yiyen) uçup gitmişti, aynı akşamüzeri ikincisi de uçtu. Nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Ancak, kalan üçünün durumu iyi değildi. Artık eskisi kadar bile uçamıyorlardı. Israrla annelerini bekliyorlardı.

AHMET TELLİ YÜREĞİME DOKUNUYOR

Ertesi sabah sayımdan sonra baktığımda allak bullak oldum. İkisi ölmüştü. Ne yapacağımı bilemedim. İnfaz koruma memuru “Üzülme abi doğanın kanunu bu, sen elinden geleni yaptın” dedi. Son minik serçeyi yaşatalım dedim. Akşam koğuşa aldım, yem vermeye çalıştım yemedi, ama su içti. Ertesi sabah o da öldü.

Maalesef yaşatamadım. Yemek yiyemedim o gün, sadece çay-kahve. Gardiyan “Siz ne acayip adamlarsınız hem bu kadar sertsiniz hem de böyle yufka yürekli, üzülme bu kadar” dedi. İyi niyetli, yardımcı olan biridir. “Kurtaramadık” dedim ona, “Spinoza’nın Tanrısı da yardım etmedi. Neden kurum kütüphanesinden bir ‘kuş bakımı’ kitabı istemedim ki”…“Bana Spinoza böyle bir kitap mı yazmış” diye soran gözlerle baktı. (Her istediğimizi bulamasak da Silivri’nin hayli büyük ve zengin bir kütüphanesi var.) Hani derler ya; dokunsalar ağlayacak durumdayım.

Televizyona bakıyorum, sabah 10.00 gibi. Bültenler, Ahmet Telli’yi kaybettiğimizi haber veriyor. Büyük yolculuklarımızın şairinin gittiğini söylüyor sunucular, yorumcular. Yenilgilerimizi örtbas etmeden bir kuşağı yeniden ayağa kaldıran, aşklarımızın, hüzünlerimizin devrimci ozanından dizeler okuyorlar. Bir kanalda Ahmet Telli’nin “Gidersen yıkılır bu kent” şiiri kendi sesinden veriliyor. Sohbetlerimizi anımsıyorum Tele1 yayınlarına geldiğinde. İzmir’de şair dostum, Tele1 programcısı Tuğrul Keskin ile birlikte edebiyat tartışmalarını.

Birden bire duruyor her şey... Hani “dokunsalar” demiştim ya, hiç beklemediğim bir yerden geliyor o dokunma. Telli, “Akşam olunca kuşlar nereye sığınacak!” diyor, o büyük şiirinde. Nereye? Silivri’nin kuşları, doğa hoyratça yok edildiği için cezaevine sığınıyor, yavrularını burada yapıyorlar. Ama ben beşinden ancak ikisini yaşatabildim. Biraz önce öldü en çelimsiz olanı. Sahi, Silivri’nin serçeleri akşam olunca nereye gidecekler? Gardiyan “beşte iki iyi” diyor, teselli için... Yalnız kalıyorum hücrede ve artık kendimi tutamıyorum. Hem “Gülüşümüz çocuk / Eşkıyaya çıkmıştır adımız bizim” diyen şairle hem de serçelerle vedalaşıyorum.

* Tracie Matysik, Spinoza Marx’la Buluştuğunda, Çeviri: Münevver Çelik - Sinem Özer, Otonom Yayınları, Ekim 2021, İstanbul.

Haberin tamamını BirGün'da oku

Günün trend anketleri

Ana Sayfa Belediyeler
Sonuçlar
Vekiller Partiler