POLİTİKA SERVİSİ
Ömrünü uzatmak adına ülkeyi uçuruma sürükleyen Saray yönetimi baskıyı her geçen gün artırıyor.
Bir yandan muhalefeti bölmeye ve etkisizleştirmeye diğer yandan sırtını dayadığı emperyalist odaklardan “meşruiyet” devşirmeye çalışan iktidar, gerici, piyasacı, seçimsiz ve muhalefetsiz bir rejim inşa etmeye çalışıyor.
Toplumun ezilen, sömürülen, dışlanan, baskı altına alınan büyük kesimlerinin hemen kurtulmak istediği bu rejime karşı birleşik mücadele ortak bir hedef olarak öne çıkıyor. Ülkenin dört bir yanında emekçilerin, kadınların, yaşam savunucularının, öğretmenlerin, gençlerin, emeklilerin kısacası toplumun farklı kesimlerinden yükselen itirazların ortak bir mücadele hattında birleştirilmesi her zamankinden daha acil bir ihtiyaç olarak karşımızda duruyor.
Ülkenin ilerici, devrimci ve demokrat unsurlarının “birleşik bir muhalefet için yan yana geliyoruz” çağrısıyla birlikte gazetemizde başlattığımız tartışma dizisine devam ediyoruz. Bugünkü sayfalarımızda Prof. Dr. Selçuk Candansayar, Doç. Dr. Galip Yalman ve eski TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz ortak mücadele hattı için değerlendirmelerini paylaştı.
***
ORTAK MÜCADELE HEDEFİ: TEK ADAM REJİMİ
Birleşik mücadelenin ilk ve en önemli koşulu, ortak bir hedef etrafında kenetlenmektir. Bugün işçiler ücretleri, emekliler insanca yaşam, kadınlar şiddete karşı yasal kazanımları, gençler gelecekleri, köylüler toprakları, ekolojistler doğa için mücadele ediyor. Tüm bu hak mücadelelerinin önündeki en büyük engelin aynı olduğunu görmek zorundayız: Tek adam rejimi.

Eski TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz:
Türkiye’nin içinden geçtiği bu kritik süreçte, ortak mücadele imkanlarının nasıl geliştirilebileceği sorusu, hepimizin üzerinde titizlikle düşünmesi gereken en hayati başlık haline gelmiştir.
Ülkemizin içinde bulunduğu sorunların çözümü basit bir yönetim değişikliğinin çok ötesindedir. 24 yıllık iktidarın dayattığı ve "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi" adı verilen tek adam rejimi, hukukun askıya alındığı, devlet kurumlarının tek bir kişinin iradesine göre yönetildiği, kurumsal hafızanın silindiği, liyakatin yerini sadakatin aldığı, yüz yıllık cumhuriyetin tüm demokratik, ekonomik ve sosyal birikimlerinin talan ve tasfiye edildiği kalıcı bir baskı ve kötülük düzenine dönüşmüştür. Yaşanan yargı operasyonları, mutlak butlan tehditleri, toplumsal muhalefete yönelik artan baskılar ve son olarak NATO zirvesinde yaşananlar, bu rejimin demokratik hiçbir kural tanımadığının ve ülkeyi adım adım seçimlerin göstermelik hale geldiği ABD güdümlü bir monarşiye sürüklediğinin en açık kanıtlarıdır.
Peki, böylesi bir karanlık tabloda, parçalanmış ve sindirilmeye çalışılan muhalefet nasıl birleşik bir toplumsal güce dönüşebilir? Ben bu sorunun cevabını üç temel başlıkta görüyorum:
1. ORTAK BİR "HEDEF" VE "DÜŞMAN" TANIMINDA BULUŞMAK
Birleşik mücadelenin ilk ve en önemli koşulu, ortak bir hedef etrafında kenetlenmektir. Bugün işçiler ücretleri, emekliler insanca yaşam, kadınlar şiddete karşı yasal kazanımları, gençler gelecekleri, köylüler toprakları, ekolojistler doğa için mücadele ediyor. Bu mücadelelerin her biri son derece haklı ve meşrudur. Ancak bugün geldiğimiz noktada, tüm bu hak mücadelelerinin önündeki en büyük engelin aynı olduğunu görmek zorundayız: Tek adam rejimi.
Bu rejim, eğitimi piyasalaştırarak öğrencilerin ve öğretmenlerin, sağlığı metalaştırarak hastaların ve doktorların, doğayı yağmalayarak köylülerin ve çevrecilerin, emeği güvencesizleştirerek işçilerin ve mühendislerin, laikliği tasfiye ederek kadınların ve tüm aydınların ortak düşmanı haline gelmiştir. Asıl sorun bu direniş dinamiklerinin ortak bir mücadele zemininde buluşturulamamış olmasıdır.
Bu gerçeği görerek, tüm bu meşru talepleri "Bu karanlığa son verecek" ortak bir siyasi hedefte buluşturmak zorundayız. Bu ortak siyasi hedef tek adam rejiminin alaşağı edilmesi bunun yerine eşitlikçi, özgürlükçü, emekten, halktan, bağımsızlıktan, demokrasiden, hakça bölüşümden ve insanca yaşamdan yana yeni bir rejimin inşası olmalıdır.
2. MÜCADELENİN ÖZNESİNİ VE MEKANINI YENİDEN TANIMLAMAK
İkinci önemli adım, mücadelenin öznesini ve mekanını yeniden tanımlamaktır. Birleşik mücadele, siyasi partilerin genel merkezlerinde imzalanan protokollerden veya dar bir siyasetçi kadrosunun iradesine bırakılmaktan çok daha geniş ve derin bir anlam taşır. İçi boşaltılmış parlamento etrafında şekillenen egemen siyaset çökerken, öznesi ve kurucusu halk olan yeni bir siyasal zemin yaratmak zorunludur.
Bunu yaratabilmek için, yaşamın tam da içinde buluşmak esastır. Mahallelerde "Dayanışma Meclisleri", işyerlerinde "İşçi-Mühendis-Memur Ortak Komiteleri" kurabiliriz. Bu mekanizmalar, sadece kriz anlarında değil, her gün dayanışmayı büyüten, sorunları birlikte tartışan ve çözümleri birlikte üreten kalıcı yapılar haline gelmelidir. Örneğin, bir kentsel dönüşüm mağduriyetine karşı TMMOB bileşenleri, o mahalledeki esnaf ve yurttaşlarla; bir iş cinayetine karşı sendikalar, meslek odaları ve ailelerle ortak bir mücadele zemini oluşturabilir. Amaç, farklı kesimleri tek tipleştirmek değil, ortak eylem ve dayanışma ağlarıyla birbirine bağlamak, "birimizin sorunu hepimizin sorunudur" bilincini yaygınlaştırmaktır.
3. ORTAK BİR DİL VE SÖYLEM GELİŞTİRMEK
Üçüncü olarak, bu geniş ittifakı besleyecek ve büyütecek ortak bir dil ve söylem geliştirmek şarttır. İktidar, "böl, yalnızlaştır, etkisizleştir" stratejisiyle toplumsal muhalefeti birbirinden kopuk başlıklar halinde tutmaya çalışıyor. Biz bu tuzağa düşmemeliyiz. Kadın örgütlerinin dilindeki "şiddete hayır" ile ekoloji mücadelesinin dilindeki "talana hayır"ı, işçi sınıfının dilindeki "sömürüye hayır" ile demokrasi güçlerinin dilindeki "tek adama hayır"ı birleştirecek bir direniş dili yaratabiliriz.
Örneğin, laiklik meselesini sadece bir inanç özgürlüğü olarak değil, aynı zamanda işçi çocuğunun nitelikli eğitim almasının, kadının kamusal alanda var olmasının, gencin bilimle geleceğini kurmasının, kısacası herkesin eşit yurttaş olarak yaşamasının en temel güvencesi olarak anlatabiliriz. Bu sayede, farklı kesimler kendi mücadelelerini bu büyük resmin bir parçası olarak görebilir ve ortak hareket etmenin meşruiyetini ve gücünü hisseder.
Sonuç olarak, bu rejimden kurtuluşun yolu, "birkaç siyasetçinin iradesine" terk edilemeyecek kadar önemlidir. Bugünkü iktidarı ancak halkın örgütlü gücü, dayanışması ve ortak mücadelesi durdurabilir. Bunun için ihtiyaç duyulan şey, parçalı muhalefeti birleşik bir toplumsal güce dönüştürebilmektir. Unutmayalım, tarih gösteriyor ki otoriter rejimler, toplumun ortak ve kararlı iradesi karşısında uzun süre ayakta kalamamıştır.
Şimdi mesele, o ortak iradeyi örgütleyebilmek ve "birleşe birleşe kazanacağız" sözünü yaşamın her alanında bir pratiğe dönüştürebilmektir. Bu sorumlulukla, bu yolda hep birlikte yürüyeceğiz.
***
“EKMEK VE ONUR İTTİFAKI”
“Ortak Hat: Her tekil hak gaspının aynı sömürü düzenini tahkim etmek için yapıldığını teşhir eden, kimlikleri dışlamayan ama onları sınıfsal bir pusulada birleştiren, bağımsız kalarak müttefiklik kuran bir mücadele hattıdır.”

Prof. Dr. Selçuk Candansayar:
Rejim artık olağan rıza üretme araçlarına ihtiyaç duymuyor; hukuku bir dehşet aygıtına dönüştürerek doğrudan açık zora dayanıyor. Bugün Türkiye’de çevre direnişleri, sendikal grevler, kadınların sokak mücadeleleri, LGBTİ+ hak mücadeleleri tekil cepheler olarak sürüyor. Kimlik ve inanç özgürlüğü alanlarındaki eşit yurttaşlık talepleri ise ayrışmış durumda. Bu muhalefet odakları ile serbest ve özgür seçime dayalı parlamenter sistemin tasfiye edilmesine dönüşen siyasal alandaki mücadele arasındaki bağlantı da kopmuş gibi.
Bu tekilliğin aşılması, önce iktidar eleştirisinin ötesine geçmeyi gerektirir. Ortak mücadele, yukarıdan aşağıya inşa edilen, "demokrasi ya da muhalefet protokolleriyle" kurulamaz. Onun kaynağı, kitlelerin paylaştığı ortak güvencesizlik ve onur kırılması deneyimidir. Onur kırılmasından kastım toplumun büyük çoğunluğunun en temel insan hakları olan barınma, geçinme, eğitim ve güvenlik içinde yaşama olanaklarından yoksunlaştırılmaları karşısında hissettikleri çaresizlik duygusu. İnsanlar gün geçtikçe kendilerine olan güvenlerini ve değiştirebilme güçlerine olan inançlarını yitiriyor.
Tekil direnişlerin birleşememesinin nedeni, iktidarın bunları dikey kimlik kompartımanlarına bölerek "peçe siyasetiyle" birbiriyle çatıştırması. Onları birleştirecek harç ise "Halkın Laikliği" ve "Sınıfsal Onur". Maden işçisinin hakkı ile cemevinin ibadethane statüsü talebini, Kürt mevsimlik işçisinin emeğiyle kadının bedensel dokunulmazlık hakkını "Saray’ın yağma düzenine karşı ortak savunma" zemininde yatay olarak eşlemek gerekli. Aynı mantıkla, Alevi örgütlerinin, Kürt hareketinin ve ezilen diğer kimliklerin talepleri steril birer "kimliksel pazarlık" nesnesi olmaktan çıkarılmalı; "Halkın Laikliği" ve "Eşit Yurttaşlık" temelinde sınıfsal mücadeleye eklemlenmeli. İktidarın Kürt meselesini Saray-İmralı dikey şantajına hapsetme oyunu ancak bu sınıfsal yataylıkla bozulur — "Anadilin onurun, inanç onurun ama sendika ve eşit vatandaşlık ekmeğindir."
Ortak hat, salt "anti-Erdoğanizm" gibi negatif bir odaktan değil, pozitif bir sınıfsal güvence ve onur hattından geliştirilebilir. Rejimin kitleleri yalnızlaştırıp "nasıl olsa değişmez" duygusuna alıştırma stratejisine karşı, ortak hayat alanlarını savunan somut talepler — kamusal konut hakkı, gıda egemenliği, ücretsiz ulaşım — üzerinden bir "Ekmek ve Onur İttifakı" kurulmalıdır.
Bu birleşmeyi kalıcı bir örgütsel biçime taşıyacak Ortak Hat’ın çerçevesi de nettir: kurulacak muhalefet odağı, CHP’nin seçim aparatı olmamalı. Tıpkı İspanya’daki Sumar veya ABD’deki DSA gibi, kendi bağımsız ideolojik-örgütsel kimliğini koruyan bir "Dışsal Vicdan" olarak hareket etmeli. CHP ne zaman sağcılaşma, muhafazakâr seçmene şirin görünme adına sınıfsal talepleri budama eğilimi gösterse; bu sol odak sokaktaki ve sendikalardaki gücüyle CHP’yi asgari ücrete, konut hakkına ve kamulaştırmaya çabalamalı, sağ sapmaları bloke etmeli.
Yargı saldırılarına karşı mücadele de mahkeme kapılarında teknik savunma yapan hukukçulara bırakılamaz; sol odak, hukuk yoluyla yürütülen bu siyasi baskıyı doğrudan "halkın bütçesine ve ekmeğine yapılan hırsızlık" olarak anlatmalı ve sokakta sivil itaatsizlik temelinde bir toplumsal kalkan örgütlemeli.
Ortak Hat: her tekil hak gaspının aynı sömürü düzenini tahkim etmek için yapıldığını teşhir eden, kimlikleri dışlamayan ama onları sınıfsal bir pusulada birleştiren, bağımsız kalarak müttefiklik kuran bir mücadele hattı.
***
“TOPLUMSAL GÜÇLER KOALİSYONU”
“Parlamento dışı muhalefetin, sosyalist partilerin, sendikaların ayakları yere basan, somut talepler yükseltmesi ve parlamentodaki muhalif kesimlerle birlikte asgari müştereklerde buluşan bir ‘toplumsal güçler koalisyonu’ yaratılması gerekiyor.”

Doç. Dr. Galip Yalman (ODTÜ Emekli öğretim üyesi):
Yaşanılan baskı dönemini sona erdirme mücadelesini sadece bir rejim veya koltuk değişimine indirgemenin ileriye dönük ciddi riskleri var. Yarın bir seçim olsa ve muhalefetin adayı o koltuğa otursa bile, anayasal sistemi (üçte iki çoğunluk vb. nedenlerle) hemen değiştiremeyeceği için bir süre mevcut rejimin çerçevesinde hareket etmek zorunda kalacaktır. İşte bu yüzden meseleyi sadece kurumsal bir rejim değişikliği olarak görmemeli, toplumsal güç dengelerini emekçi halkın lehine çevirecek adımlar bugünden atılmaya başlanmalıdır. Gıda krizi, barınma kriz, bakım krizi gibi toplumsal yeniden üretim krizinin tüm boyutları ile yaşandığı bir zaman diliminde, tarım üreticisinden kent yoksuluna kadar her kesimi kapsayan bir toplumsal yeniden üretim programı/stratejisi geliştirilmesi artık bir zorunluluktur.
Bu süreci "Yeniden İnşa Projesi" olarak tanımlayabilirsiniz: Demokratik bir devlet biçimine geçişin yolunu açacak; sendikal hakları, toplumsal cinsiyet eşitliğini, çevre sorunlarını ve en önemlisi Kürt sorununu kapsayan bütünsel bir program geliştirmeyi düşünmek ve hayata geçirmek için ortak zeminler oluşturabilmek. Bir başka ifadeyle, kimlik temelli siyasetlerle sınıf temelli siyasetlerin birbirine eklemlenerek otoriter yapıdan kopuşun ortak zemininin bulunup bulunamayacağı meselesi önümüzde durmakta. Eski tabirle parlamento dışı muhalefetin, sosyalist partilerin, sendikaların ayakları yere basan, somut talepler yükseltmesi ve parlamentodaki muhalif kesimlerle birlikte asgari müştereklerde buluşan bir "toplumsal güçler koalisyonu" yaratılması gerekiyor. Eğer bu inşa programının içi tarım üreticisinden sendikal haklara kadar doğru politikalarla doldurulursa, sokaktaki ve sandıktaki mücadele birleşebilir. Ancak o zaman mevcut rejim içinde sağlanan toplumsal güç dengesi değişir ve bu da devlet biçiminin demokratikleşmesini beraberinde getirir.
Ekonomi yönetimi de bu yeniden inşanın tamamlayıcı unsurudur. Türk ekonomisinin dış kaynaklara bağımlılığı ortadayken sadece "kamucu" demek yetmez. Bir gecede her şeyi kamulaştıramayacağınıza göre; para politikasını, uluslararası finans ilişkilerini ve devletin ekonomiye müdahale biçimlerini içeren çok kapsamlı bir paket hazırlanması kaçınılmaz. Bu da ancak toplumsal güç dengelerini kendi lehinize değiştirecek bir mücadeleyle mümkündür.
Süreklilik kazanan krizlerin son kırk yılına baktığımız zaman kriz yönetimleri hep neoliberal kalıpların yeniden üretimine katkıda bulunmuş. Burada temel bir belirleme de “paranın demokratik biçimde yönetilmesinin sona ermesi gerekir” ilkesi olmuştur. Dolayısıyla, paranın nasıl demokratik yönetileceğini de düşünmek gerekiyor. Bunun ötesinde bir dönüşüm düşlenecekse, daha farklı toplumsal sistemlere geçiş için ne yapmak gerek, bunun düşünsel temeline dair de tohumların atılması gerek.
Yorumlar