Doç. Dr. Buğra GÖKCE, 26.07.2026/ Silivri
Beni yakından tanıyıp siyasi anlamda sohbet ettiğim dostlarım hatırlayacaklardır. Yaklaşık 10 yıldır halkımızın hangi tip siyasetçileri seçtiği yönünde bir kavramsallaştırmadan bahsederim. Bence halkımız, “Kendi Gibi ama Kendinden Fazlayı” ülkeyi yönetmeye layık ve uygun buluyor.
Şu an bu teorimi yazma ihtiyacı hissettiğim olağanüstü bir dönemi yaşıyoruz.
Şöyle ki... Halkımız öncelikle kendine benzeyen, kendi gibi yaşayan, inanan, kendi değerlerini benimseyen isimleri “kendi gibi” kodlayarak sahiplenirken “eğitimi, toplumsal temsil kapasitesi, yönetebilme becerisi ve başarı hikayesi” taşıyan isimleri de “kendinden fazla” olarak tanımlıyor. İlk şart olan “kendi gibi”ye inanmazsa, ikinci şarta bakmıyor büyük ölçüde. İlkini bulduğunda ikincisini “kendinden fazla”yı da tespit ederse “peşinden gidilecek lider” olarak sahipleniyor, seçiyor. Bu yazıda ileri sürülen tezimi siyasi kanaatler ve aktörler bazında ele almaya çalışacağım.
60’LI YILLAR: KÖY VE GÖÇ
Ülkemiz, 2.Dünya Savaşının ardından geçtiği çok partili seçimler ve demokrasi deneyimini, sancılı da olsa, darbelerle kesintiye uğrasa da benimsedi, sahiplendi. 1960'ların; henüz kırdan kente yoğun göçün yeni başladığı, ağırlıkla tarımsal üretim ve kırsal yaşamın hâkim olduğu, kırda yaşayanların oranının çok daha baskın olduğu 1960’larda halkın tercihi ağırlıkla Süleyman Demirel oldu.
Süleyman Demirel; konuşması, hazırcevaplığı, şivesi ve her hâliyle bu halkın kendi gibi gördüğü bir isimdi. Ancak bir o kadar da kendinden fazlaydı. “Çoban Sülü” oldu, “Baba” dendi. Bu Ispartalı mühendis; köyünden çıkmış, zor şartlarda okumuş, Amerika'yı görmüş, "su mühendisi" diye halkın kafasına kodlanmış, Teknik Üniversite mezunu bir söz ustasıydı. Yeni dünyayı öğrenmiş, çalışmış, hazırcevap ve üstün vasıfları olan birisiydi. Tüm bunlara rağmen aynı zamanda kendi gibi konuşuyor, kendi gibi görünüyor, inançlı olduğunu halkın gözüne de sokuyor ve "Sizin gibi biriyim." mesajını o günün koşullarında olabilecek en ince biçimde işliyordu. Bu ve daha fazlası, bu yazının konusu olmayan özellikleriyle Demirel, ülke siyasetinde kırk seneyi aşan bir biçimde var oldu.
80’Lİ YILLAR: KENTLEŞME VE ORTA DİREK
1980'ler, 12 Eylül darbesinin ardından bambaşka koşulları ve isimleri beraberinde getiriyordu.
Turgut Özal; kırdan kente göçün yoğun yaşandığı 1950-1980 yıllarının ardından, kentli nüfusun kırsal nüfusu geçtiği, büyük şehirlerin seçimlerde çok daha belirleyici olduğu, beyaz yakalı ve mavi yakalı nüfusun tarımda çalışanları geçtiği bir dönemin aktörüydü. Bu dönemin "kendi gibisi"; köyünden çıkmış ve o şiveyi koruyan bir isimden çok, tatillerde şort ve şıpıdık terlik giyen, eşiyle tatile çıkan, mayo ve şortla halkın karşısına çıkabilen, kendi kullandığı araçta eşine "Semra, bir kaset koy da neşemizi bulalım." diyerek artık apartmanlarda ve kentlerde yaşamaya başlayan “orta sınıfa” "Sizin gibiyim." diye seslenen bir resimdi. Sloganı da “Orta Direk” üzerine kuruluydu zaten.
Özal; ABD'de gördüğü eğitim ve aldığı iletişim teknikleriyle de ülkeye bu anlamda yeni bir siyaset dili getirdi. İcraatın içinden programlarıyla halkla televizyonda konuşan, konuşurken kullandığı kalemiyle dahi halkı etkileyen, hem kendi gibi ama çok daha fazla kendinden fazla olan bir aktördü. Demirel gibi “bulunduğu dönemin ruhu”na uygun, değişen nüfusun taleplerine daha uyumlu bir figür olarak kendisini konumladı.
Kendinden fazlaydı. Zira o zamana kadar ülkenin pek de tanışmadığı liberal politikaları getiren, iyi eğitimli, dil bilen prensleri devlet kadrolarına atayan, "Boğaz Köprüsü'nü bile satmayı akıl etti." dedirten ve "Atom Karınca" lakabını alan bir isimdi. Köprü satışı ile çokça eleştirilse de birçok yozlaşma ile “Anayasayı bir kez delmekle bir şey olmaz” benzeri sözleriyle bugünlere ulaşan çürümenin hazırlayıcısı olsa da o dönem yaşam kalitesini arttıran hizmetleri ile sahiplenildi. O dönemin “kendi gibi ve kendinden fazlası” olarak öne çıktı.
90’LI YILLAR: KENT YOKSULLUĞU VE MUHAFAZAKARLIK
Öte yandan Millî Selamet Partisi kökeni, dinî çevrelerle ilişkileri, kardeşleri, eşi ve çocuklarıyla da aynı anda hem "kendi gibi"ye hem de "kendinden fazla"ya referans veriyordu.
Ardından gelen, kendi yerine bıraktığı fıkralara da konu olan Yıldırım Akbulut ise halk tarafından "kendinden fazla" olarak kodlanmadı. Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller ise eğitimleri, yaşam biçimleri ve aileleriyle halkın gözünde kendinden fazlaydı; ancak ilk şart olan "kendi gibi" olmayı sağlayamıyorlardı. Bir süre sonra halk, bu isimlerin gerçekten kendinden fazla olduğu konusunda da derin şüpheler duymaya başladı. Demirel ve Özal sonrası aktörlerin isimlerinin dağlara taşlara yazılması yerine daha çok alaycı lakaplar takılması da “kendi gibi” sahiplenilmedikleri “kendinden fazla” görülmedikleri anlamına gelebilir. Ülkenin yaşadığı ekonomik krizler, terör ve çoklu krizler; halkın sağ taraftaki "kendi gibi ama kendinden fazla"yı yetiştirip seçtiren geleneğinde adeta bir fetret devri yarattı.
Bu dönemin sonrasında, Refah Partisi Lideri Necmettin Erbakan; inançları, yaşayışı ve genel yaklaşımları bağlamında toplumun bir bölümü için “kendi gibi” olarak görülmekteyken; geniş toplum kesimleri tarafından Cumhuriyet değerlerine karşıt görülmesiyle “risk” olarak tanımlanıyor uzak durulması gerektiği düşünülüyordu. Geniş kesimler sahiplenmedi. “Kendinden fazla” olduğu konusunda şüphe ile yaklaşıldı. Buna karşın Refah Partili belediyelerin ve genç belediye başkanlarının 1994'ten itibaren İstanbul ve Ankara'yı alarak yürüttüğü yoğun ve halkla bütünleşen belediyecilik faaliyetleri, ülke nüfusunun altıda birini tek başına barındıran İstanbul'un büyükşehir belediye başkanını da ülke yönetimine hazırlıyordu. Oysa milli görüş hareketinin bu haliyle topluma erişip iktidar olamayacağını düşünen” yenilikçi kanat” “gelenekçi” ekibi ve liderleri Erbakan’ı aşmaya karar vermişti. “Kendi gibi” unsurlarının sadece inanç üzerinden tarif etmek yerine, yaşam biçimi, dünya ile bütünleşme, iletişim, birlikte temsil gibi unsurları ile ele alıp güçlendirerek tanımlamak gerektiğini savunan yenilikçiler, “kendinden fazla”yı da yönetebilme, sosyal yardımları çeperlere eriştirerek eşitleme üzerinden de göstermeye çalıştı.
2000’Lİ YILLAR: ÇEPERİN MERKEZE GEÇİŞİ
Muhafazakârlaşan, yoksullaşan halk; kendi gibi olduğunu belediye başkanlığında gördüğü, Kasımpaşalı dediği kendinden fazla oluşunu da "Koca İstanbul'u yönetiyor." diyerek kendince temellendirdiği Recep Tayyip Erdoğan'ı sahiplendi. Erdoğan da köyden kente 1980’ler sonrası gelen kesimler başta olmak üzere büyük kentlerin çeperlerinde toplaşan “kent yoksullarını” ve yaşam biçimleri nedeniyle kentle bütünleşememiş, kendini “öteki” hisseden muhafazakâr kesimleri temsil etti. Merkeze taşıdı. Sosyal yardım programlarını yaygınlaştırdı. Temel belediyecilik hizmetlerini eksiksiz yaygın halde sürdürmeye çalıştı. Böylece hem “kendi gibi” hem de koca İstanbul’u da yönetmekle kalmayan ülkeyi yönetmeye niyetli “kendinden fazla” hale geliverdi.
Recep Tayyip Erdoğan, 2002 sonrasının tartışmasız en etkili ve en güçlü siyasi aktörü oldu. Bu halkın; büyük şehirde yaşayan ama kökenlerinden ve inançlarından kopmamış, onun gibi yaşayan; buna karşılık İsrail'e "One Minute!" diyen, ABD'ye "Dünya beşten büyüktür." diyerek meydan okuyan, kendinden çok daha fazla gördüğü bir "Uzun Adam" fenomeni yaratılmış oldu.
2002'de başlayan ve bugün yirmi dört yılı bulan dönemin, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçiş sonrasında otoriter anlamda geldiği noktayı en iyi ve en acı biçimde deneyimleyenlerden biriyim. Bu satırları cezaevinden yazıyorum. Erdoğan’ın kendinden öncekilerden “kaybederkenki tavrı” ile de farklılaştığı kanaatindeyim. Demirel ve Özal kaybettikten sonra otoriterleşmedi. Erdoğan’ın ise bu yola girdiği söylenebilir. Bu nedenle iktidarının başında toplumun geniş kesimlerinin yaşam kalitesi ve geçim standartlarını yükseltme anlamında sağladığı katkı ve faydaları da ortadan kaldırdı. Başkanlık sistemi sonrası aşırı yüksek-kronik enflasyon, çözülemeyen barınma krizi, orta sınıfın erimesi ve yoksullukta geçim sıkıntısında eşitlenmesi, gelir dağılımındaki dramatik eşitsizlikler Erdoğan’a 2015’te parlamento çoğunluğunu 2019’ta büyükşehir belediyelerini kaybettirdi.
PEKİ YA SOL KANAT?
Peki, sağ tarafta merkezi absorbe ederek her dönem yeniden biçimlenen bu "kendi gibi ama kendinden fazla" hikâyesi, sol tarafta nasıl şekillendi?
Bunu da aynı dönemleri, solun çıkardığı aktörler üzerinden incelemek gerekir.
Sol taraf ise böylesi bir değerlendirmeye "kendi gibi" üzerinden maça oldukça geride başlıyordu. Zira kendisini laik bir çerçeve üzerinden tanımlamaya çalışan, din ilişkisini alenen görünür kılmayan, dahası bunu yaşamayan isimleri toplumun önemli bir bölümünün "kendi gibi" tanımlamakta zorlandığı; “gecekondulu, dolmuşlu, işportalı”, kentleşen bir toplumda halkın geniş kesimlerinin gözüne "kendi gibi"yi sokmak sol taraf için yeterince kolay olmadı.
İletişim teknolojilerinin ve bilgiye erişimin bugünkü kadar gelişmediği dönemde hanelerin içine hanımlarla, eşlerle birlikte erişen, yardımlar ve cemaatler aracılığıyla girmek çok daha mümkün ve etkiliyken; emek söylemi, demokrasi ve hukuk çığlığı yeterince kılcal damarlara nüfuz edemedi.
Bülent Ecevit'in "Karaoğlan" olduğu 1970'li yılların ortaları hariç, sol "kendi gibi" algısını yaratamadı.
Oysa Ecevit, Robert Kolej mezunu olarak "kendinden fazla"nın nadir sembollerinden birisiydi belki ama şaşırtıcı biçimde mütevazı yaşamı, eşiyle ilişkisi ve Kıbrıs Barış Harekâtı dönemindeki yurtsever duruşunun da etkisiyle olsa gerek, halk onu o dönemde kendi gibi görüp "Karaoğlan" diye sahiplendi; adını taşlara yazdığı bir isim hâline getirdi. Halka gidildiği, onun değerlerinin temsil edilmeye başlandığında sol da sandıkta kazandı. Robert Kolej mezunu Ecevit, topraksız köylülerin, emekçilerin umudu oldu. Onları 12 marta ve patronlara ezdirmedi. Bu sayede 1973 ve 1977 de hem genel hem yerel seçimde başarılı oldu.
1970’li yıllar itibariyle ülkenin farklı kentlerinde deneyimlenen “halkçı-toplumcu belediyecilik” uygulamaları ve aktörleri ise eşitleyici hizmet anlayışı, yoksul mahalle ve kesimleri önceleyişi, “imece” benzeri iş üretme modelleri ile hanesine, caddesine mahallesine hizmet getiren başkan ve partileri seçen ilçeler, iller üretti. Halkçı belediyeciliği büyük kentlere de çeperlerinden başlayarak soktu.
Lakap takıp sahiplenmek ve adını her yere yazmak genelde sağdaki aktörlere mahsus bir davranıştı. O zamana kadar bunu solda ilk kez Ecevit aşmıştı.
12 Eylül sonrası sol taraf dağılmış ve çok parçalı biçimde ayağa kalkmaya çalışan bir dönem yaşıyordu.
Halkçı Parti'nin Necdet Calp ile darbe sonrası ana muhalefet olması başarı olarak değerlendirilebiliyordu. “Köprüyü sattırmam” çıkışı ile halkın çıkarlarını düşündüğü değerlendirilse de temel yaklaşımı halkın “kendi gibi” görmesiyle birleşemedi.
O dönemin SODEP'i ise Erdal İnönü ile anılan ve sonra SHP adıyla bu iki partinin birleştiği bir merkez sol hareketti. Başında çok değerli bir fizik profesörü, ODTÜ Rektörü Erdal İnönü vardı. Çok yetkin, çok donanımlı ve bir o kadar zarif olduğu biliniyordu. Ancak paşa çocuğuydu. Babası ise, sağın Atatürk'e laf söyleyemediği için en rahat dil uzattığı İsmet Paşa idi.
Dolayısıyla halkın onu "kendi gibi" görmesi için maçın başında "ı-ıh" dedirtilmeye müsait unsurlarıyla haksızca ismine zarar verildi. Kendinden ne kadar fazla olursa olsun, ilk temel şart olan "kendi gibi" görülmeyince devamı gelmiyordu. Kendi gibi olmadığını ise sağ taraf ısrarla halkın kulağına fısıldıyordu. Oysa Erdal İnönü 12 Eylül yasaklarıyla mücadele etme konusunda ve 1989 yerel seçim başarısıyla pozitif algılanan bir aktör potansiyeli taşıyordu. Parti içi mücadeleler ve Deniz Baykal ile giriştikleri mücadele ve ikilik, “bölünerek çoğalan sosyal demokratlar” algısı “kendi gibi değil”, “kavgalı eve kız verilmez, yönetemiyor” değerlendirmelerini de beraberinde getirdi.
Daha sonra CHP adıyla tekrar kurumsallaşan sol taraf, Deniz Baykal'ın yıllar süren genel başkanlığı ile bir başka “Beyaz Türk'ü”, bir akademisyeni, iyi bir hatibi, entelektüel yanı güçlü bir ismi daha halkın karşısına çıkarıyordu. ODTÜ ormanlarında sabah sporu yapan, yüzen, sağlığına da yaşamına da özen gösteren bir ismin kendinden fazla olduğu çok açıktı ama Baykal'ı da kendi gibi görüp kabullenemedi geniş halk kesimleri.
Baykal'ın CHP'yi zorunlu olarak bıraktığı ara dönemlerde kısa süreli genel başkanlık yapan Altan Öymen, Hikmet Çetin ve Murat Karayalçın ise hem yeterince uzun süre görev yapamadılar hem de farklı nedenlerle halk tarafından "kendi gibi" olarak tanımlanamadılar. Belki çok da kendi gibi insanlardı ama o parıltı ile birlikte kendinden fazla olduklarının hissedilmesi mümkün olmayınca görev süreleri de uzun olamadı belki.
Yıllar sonra CHP'nin başına gelen Kemal Kılıçdaroğlu ise ilk kez sol tarafın başında "kendi gibi" bir aktörün var olduğu heyecanını yarattı.
"Memur Kemal", "Dersimli Kemal", "Piro", "Hesap Uzmanı" gibi sıfatlarla toplumun bir bölümü tarafından hızla sahiplenildi. Bu sahiplenme; memleket, mezhep ve kimlik ekseninde olduğu için karşıtlığını da körükledi belki. Ancak özellikle “Hak, Hukuk, Adalet” diyerek Ankara’dan İstanbul’a yürüdüğünde “Gandi Kemal” olarak geniş kesimlerde bir sempati ve sahiplenme yaratsa da bu algı kalıcı ve uzun soluklu olamadı. Özellikle 2023 seçimleri öncesi, sırası ve sonrasında toplumun önemli bölümünde "İyi ama bu da benden fazla değil!" Söylemleri hızla arttı.
Uzun süre sonra sol kanatta ilk kez ilk şart, bir ölçüde sağlanıyordu; ancak ikinci şart konusunda ciddi şüpheler vardı. Bunu tahkim etmek için çaba sarf ediliyordu. 2023 seçimlerinin en ikonik görüntüsü sanırım Kılıçdaroğlu'nun evinin mutfağında, arka fonda mutfak bezi ve bulaşık deterjanı bulunan videolarıydı.
Bu görüntü bize ne anlatıyordu?
"Ben sizin gibiyim."
Oysa verilmesi beklenen, eksik kalan mesaj şuydu:
"Ben sizlerden fazlayım. Ben yönetebilirim." Demirel ve Özal ve son dönemde Erdoğan “yönetme başarısı ve kapasitesi “ile öne çıkarken 1999’da temsil kapasitesi yüksek görülen Ecevit’in yeterince başarılı olamadığı, yönetemediği düşüncelerini aşacak bir çabanın gösterilmesi gerekiyordu. Ancak yönetebilir, organize edebilir, çözebilir algısı verilemedi. Hayal kırıklığı da büyük oldu.
Toplumda, altılı masanın birbirine benzemez aktörlerini, üstelik iki büyükşehir belediye başkanını da cumhurbaşkanı yardımcısı olarak bir arada nasıl yöneteceği sorusu iktidar tarafından güçlü biçimde işlendi. Toplum iktidara çok büyük bir tepki koymuştu. Ancak o tepkiyi de umudu da örgütleme konusunda önemli eksiklikler yaşandı. Daha sonra “kendi gibi” tanımını dahi erozyona uğratan tutumuyla hikayesi ayrıca yazılacaktır sanırım. Bu yazının kaleme alındığı süreçte birçok olumsuz sıfat slogan ile kendi tabanında dahi dışlanan bir pozisyon içinde olduğunu üzülerek ve öfkeyle yaşıyorum bu beton kafes içinde.
2023 SONRASI, ZAMANIN RUHU
Yeni dönemin "kendi gibi" ve "kendinden fazla" iki aktörü vardı CHP içinde: Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş. Yeni genel başkan Özgür Özel “iki forvetim var” diye tarif ediyordu.
Ülkenin en büyük kentinin, nüfusun beşte birinin yaşadığı İstanbul'un belediye başkanı ile ülkenin başkentinin belediye başkanı tüm anketlerde önde çıkıyor ve seçimi kazanabiliyorlardı.
Bunun en fazla açığa çıktığı isim sanırım Ekrem İmamoğlu'ydu. "Kendi gibi" tanımının içini toplumun çok geniş kesimleri için dolduran; Trabzonlu, milliyetçi, muhafazakâr bir aileden gelen, inançlı ve bunu yaşadığını üslubunca saklamayan, modern, aydınlık bir aile hayatı olan; eşi ve çocuklarıyla her anlamda "kendi gibi" görülen bir isimdi. Geniş kesimlerin “Ekrem Başkanı” oldu. Tıpkı Mansur Yavaş gibi... Mansur Yavaş ise mütevazı yaşamı ve köken olarak milliyetçi çevrelerden gelmesi nedeniyle farklı toplumsal kesimlerden destek bulabiliyordu. Selçuklu coğrafyası denilen orta Anadolu’nun kendi gibisi şüphesiz “Mansur Başkan”dı.
Üstelik Ekrem Bey'in, İstanbul'u Erdoğan'a rağmen üç kez kazanmış olması ve siyaseten yarışmaktan, mücadele etmekten vazgeçmemesi, "kendinden fazla" tanımının da içini güçlü biçimde dolduruyordu. Mansur Bey’in Ankara’da rakibinin iki katı oy alması da her babayiğidin harcı değildi. Yönetebildikleri, başarılı oldukları da eşitleyici, dezavantajlı kesimlerle yan yana duruşları pandemi döneminden başlayarak onların yaşam kalitelerini artıran uygulamaları da bu iki başkanı kent yoksulluğu ile mücadele eden, eşitleyen yöneten ve teslim olmayan kendinden fazla aktörler haline getirdi.
Sanırım bu sebeple, başta Ekrem Bey olmak üzere bizler bugün cezaevindeyiz. Bu, yazımın konusu değil. 19 Mart ve sonrasının en ağır hukuksuzluğa uğramış muhataplarından biri olarak bunu en fazla anlatacak kişilerden biriyim ama yazımızla ilgili kısmı, 19 Mart sonrasında CHP'nin yaşadıkları ve Özgür Özel isminin şaşırtıcı biçimde ortaya koyduğu performanstır.
ZAMANIN RUHU NEYİ ÇAĞIRIYOR?
Dünyanın, bilgi ve iletişim teknolojileriyle başlayan büyük dönüşümüne artık yapay zekâ da güçlü biçimde eklemlenmiş durumda. Eğitimden sanayiye, üretimden hizmet sektörüne kadar ekonomik ve sosyal yapı baş döndürücü bir hızla değişiyor. Türkiye de elbette bu dönüşümden bağımsız ya da kopuk değil. Ancak bu değişime uyum sağlayamamanın sancılarını, ekonomik ve sosyal krizlerle birlikte yaşıyoruz.
Ülkemizde ortalama her 20-25 yıllık dönemde, toplumsal ve ekonomik dönüşümlere paralel siyasal değişimler de yaşanmıştır. Fakat bugün, yapılması gereken yapısal reformların gerçekleştirilememesi nedeniyle krizler yalnızca büyümüyor; aynı zamanda toplumun içinde çok güçlü bir değişim ve dönüşüm enerjisi de biriktiriyor.
Bugün 40’lı yaşlarına kadar gelmiş geniş bir nüfus kesimi, AK Parti iktidarı dışında bir yönetim altında oy kullanma deneyimi dahi yaşayamadı. Buna karşılık bu yeni kuşak; özgürlüğüne düşkün, teknolojiyle iç içe, bilgiye çok hızlı ulaşabilen, dünyayla dijital olarak entegre bir nesil. Elindeki telefon sayesinde dünyanın her yerindeki gelişmeleri anında takip edebiliyor. Ancak aynı dünyanın sunduğu eğitim, refah, hukuk ve yaşam olanaklarına erişemiyor.
İşte bu çelişki, toplumda giderek büyüyen bir memnuniyetsizlik yaratıyor. Gençler, emekliler, kadınlar, esnaf ve dar gelirli milyonlar için mevcut düzen artık mutluluk, güven ve gelecek üretemiyor. Böyle dönemlerde toplum, doğal olarak değişim ve yenilenme arayışına yöneliyor.
Zamanın ruhunu okuyamayan, yeni kuşakların dilini ve beklentilerini anlayamayan siyasal aktörlerin ise geleceği tarif edebilmesi giderek zorlaşıyor. Çünkü artık yalnızca geçmişi anlatan değil; yarını kurabilecek bir vizyon bekleniyor.
Tam da böylesine büyük tarihsel dönüşümlerin kavşağında bulunuyoruz. Yaşları, dinamizmleri, değişim iddiaları ve özgürlük-hak eksenli siyasal söylemleri bakımından, Özgür Özel başta olmak üzere Ekrem İmamoğlu ve Selahattin Demirtaş gibi isimlerin bu değişim ve yenilenme enerjisine hitap etme potansiyellerinin yüksek olduğu görülüyor. Bu potansiyelin toplumsal karşılığa dönüşüp dönüşmeyeceğini ise, kuşkusuz, zamanın ruhunu en doğru okuyabilenler ve toplumun değişim talebine en güçlü biçimde cevap verebilenler belirleyecektir.
ÜÇÜNCÜ GÜÇLÜ FİGÜR
Tüm bu yapısal dönüşümlerin eşiğinde 19 Mart sonrası kriz yönetimi becerisi, hızlı ve etkin kararları, cesaretle uygulayışı, teslim olmayışı, “Ankara'da siyaset yapmaya” razı olmayışı, dostlarına ve yol arkadaşlarına vefayla sahip çıkışının; Özgür Özel'i bir yandan "kendi gibi", diğer yandan da "kendinden fazla" bir siyasi figür hâline getirmeye başladığını söyleyebiliriz.
Oysa öncesinde hiç de böyle düşünülmüyordu. Belki de iki büyükşehir belediye başkanının aday olma ihtimali nedeniyle, kendisini de aday olarak telaffuz dahi etmeyen ve iki forvetten birini seçtirmekle görevliyim diyen bir konumda tutuyordu kendisini Özgür Özel. Bu anlamda değerlendirme yapılmıyordu çünkü aday değildi. Ancak bunların doğru olmadığı, erken verilmiş hükümler olduğu zaman içinde anlaşıldı.
Son dönemde yaşanan haksız ve hukuksuz yargı operasyonları, belediyelere yapılan şafak baskınları ve son olarak mutlak butlan tartışmaları iki temel sonuç doğurdu.
Birincisi; Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş'ın "Ne zaman dağılırlar ne zaman kavga ederler?" beklentisinin tam tersine, birbirlerine daha güçlü sarıldıkları bir tablo ortaya çıktı.
İkincisi ise, bu süreç üçüncü güçlü bir lideri de üretti.
Artık Özgür Özel, bu sürecin sonunda halkın geniş kesimleri açısından bir umut figürüne dönüştü. Demirel'e bir zamanlar "Kurtar bizi baba." diye seslenen halk, bugün Özgür Özel'e adeta "Kurtar bizi oğlum." diye seslenmeye başladı. Her evin “oğlu” olmaya aday bir performans ile yol alıyor Özel…
En yakın dostu Ferdi Zeyrek'in cenazesindeki gözyaşları, mezarın içine girerek onu defnetmesi ve ailesine sahip çıkışı; Anadolu irfanını ve vefa duygusunu gösteren görüntüler olarak "kendi gibi" algısını güçlendirdi. Benzerini Gülşah Durbay cenazesinde de en doğal ve yürek yakan ifadelerle yaşayışı “kendi gibi” bulunma kapasitesini artırdı. Son dönemde seralarda, dağlarda, orman köylerinde, beldelerde; Anadolu kadınlarıyla, emeklilerle gençlerle ve ailelerle kurduğu yakın temas da bu algıyı pekiştirdi.
Benzer biçimde, mutlak butlan tartışmaları sonrasında yağmur altında CHP Genel Merkezi'nden TBMM'ye yürürken sırılsıklam olması, otobüsün üzerine çıkıp konuşması, TOMA’ya çıkışı, Meclis önünde kalabalıklara hitap etmesi, illerde ve ilçelerde meydanlara çıkması; göz hizasında, halkın arasında siyaset yapma biçimi "kendinden fazla", mücadele eden, teslim olmayan, gerçek ve samimi yeni bir siyasi figür inşa etti. Vefası ayrıca takdir topluyordu.
YENİ YÖNETİM MODELİ VE BİR LİDER DOĞUYOR
Altmış-yetmiş yıl sonra sol kanadın başında, bunca musibetin istemeden doğurduğu, belki de hediye ettiği bir "kendi gibi" ve "kendinden fazla" figür daha var artık. Üstelik bence bu olanlar yeni bir “liderlik modeli” doğurdu. Sağ kanat hep “tek lider” üretiyor, başarılı çıkışı olursa ardından geçen yıllarda aşınıyor, yaşlanıyor hatta otoriterleşiyor. Oysa Özgür Özel ile somutlaşan haliyle bu kez sol kanatta yeni bir liderlik modeli yaşanarak inşa ediliyor. Bu kolektif liderlik anlayışında görev dağılımı var. Bu model Tek isim öne çıkarmıyor. Onun yerine dayanışma, iş birliği ve ortak çalışma gündeme getiriyor. Bu üç isim de birlikte bu yeni modeli tasarlıyor. Özel’in tek başına liderlik tanımı yapmadan İmamoğlu ve Yavaş birlikteliğini vurgulaması çok özel ve yenilikçidir.
Cezaevinden dahi bunun dipten gelen bir toplumsal dalga oluşturduğunu hissedebiliyorum. Değerli Necati Özkan’ın bahsettiği tsunami bu sanırım. Üstelik değişimi isteyen birbirine kenetlenmiş üç güçlü aktör var artık.
İktidarın kullandığı devlet gücüne ve Erdoğan'ın siyasi ağırlığına rağmen; üçü de ayrı ayrı "kendi gibi", üçü de farklı biçimlerde "kendinden fazla". Daha da önemlisi, birlikte hareket ediyorlar ve güce teslim olmuyorlar. Üstelik değişen zamanın ruhu bu “yeni”yi çağırıyor. Mesele onu inşa edebilmekteymiş gibi görünüyor. O sebeple yıllar sonra sol siyaset açısından umutlu olmak için hiç olmadığı kadar fazla neden bulunduğunu düşünüyorum.
Şartların siyaseti sokağa zorladığı bu dönemde toplumsal momentumu ve mücadele gücünü yakalayan Özgür Özel; umudu bir bankın üzerinde örgütlüyor, bir kamyonet kasası üzerinde göz hizasında büyütüyor, direnişi bir TOMA'nın merdiveninde ilmek ilmek örüyor, samimiyeti kadınlarla ve gençlerle kurduğu doğrudan temasla yüreklere işliyor. 3’lü bir modeli ısrarla vurguluyor, kolektif liderlik anlayışını inşa ediyor. Bunlar inanılmaz derecede önemli ve değerli. Halk ise sadece mütevazi yaşamı süreni değil, refahını arttıracak, mücadele edecek, teslim olmayacak “peşinden gidilecek” arıyor, buluyor, seçiyor. Bu seçimim muhatabı bu yeni 3’lü liderlik yapısı olacak gibi duruyor.
Özel’in inşa ettiği ve içine iki forvetini de geride bırakmayacak biçimde “birlikte yöneteceğiz” algısıyla anlattığı bu yeni “kendi gibi” ve “kendinden fazla” da bu dönemin ruhuna uygun çıkış yolunu da tarif ediyor. Bulundukları, başarılı oldukları dönemlerde değişen, dönüşen toplumsal yapının ve zamanın ruhuna uygun oldukları için kazanan Demirel, Özal, Erdoğan, Ecevit gibi bu zamanın ruhu ve değişen nüfusun talep ve beklentileri bu 3’lüyü çağırıyor. Dönemin ruhuna uygun “Yeni” inşa ediliyor.
Çünkü yalana ve kurguya karşı gerçek tam da burada duruyor. Ülkenin çıkış yolu da bana göre bu gerçeğin, bu “Yeni”nin içinde saklı.
"Kendi gibi" ve "kendinden fazla" yine kazanacak.
Bu kez sol kanattan... Hem de kolektif… 3’lü…
Yorumlar