Türkiye'nin Dijital Kamuoyu Platformu

© 2026 Halk Seçiyor. Tüm hakları saklıdır.

Tüm haberler
BirGün 26 Jun 2026, 05:00 Güncel

Hem muhalefete hem emekçiye butlan

Türkiye, yargının siyasal alanı yeniden dizayn etmenin kurumsallaşmış bir aracı haline getirildiği, hukukun adeta bir giyotin gibi kullanıldığı karanlık bir dönemden geçiyor. Ana muhalefet partisi CHP’ye “mutlak butlan” kararı ile yapılan bu müdahale, hukuki …

Hem muhalefete  hem emekçiye butlan

Türkiye, yargının siyasal alanı yeniden dizayn etmenin kurumsallaşmış bir aracı haline getirildiği, hukukun adeta bir giyotin gibi kullanıldığı karanlık bir dönemden geçiyor. Ana muhalefet partisi CHP’ye “mutlak butlan” kararı ile yapılan bu müdahale, hukuki bir uyuşmazlık ya da sıradan bir iç işleyiş krizi olarak görülemez. Karşımızda çok net bir siyasi mühendislik operasyonu duruyor.

Bu süreçteki en hazin ve ibretlik tablo ise, yargı eliyle açılan bu cepheye, 2023 kurultayında partinin yönetimini kaybeden çevrelerin de eklemlenmiş olmasıdır. Kendi parti içi iktidar hesaplarını, ülkenin kaderinin önüne koyan bu odaklar, iktidarın oyun kurucu olduğu masaya gönüllü birer figüran olarak oturmuşlardır. Bu ortaklık eliyle üretilen “butlan” hamlesi; 31 Mart seçimlerinden birinci parti olarak çıkan, Özgür Özel liderliğinde rotasını iktidara çeviren ve toplumsal muhalefeti arkasına alan CHP’yi etkisizleştirme girişimidir. Amaç çok açıktır: Değişim dalgasını belirsizlik zeminine çekmek, muhalefetin siyasal enerjisini azaltmaktır. 

Ancak bu meselenin siyasal sonuçları ne kadar vahimse, ıskalanan diğer boyutu da o kadar can yakıcıdır. Bizim köşemizin ana teması ekonomi olduğu için sormamız gereken soru şudur: Demokrasinin askıya alındığı, hukukun siyasetin aparatı haline getirildiği bir düzende bunun ekonomik bedelini kim öder?

Siyaset alanında yaşanan krizlerin ekonomik etkileri genellikle makro göstergeler üzerinden değerlendirilir. Kur, faiz, borsa, yabancı sermaye hareketleri vb. üzerinden yapılan analizler ilk bakışta ikna edici görünür. Bunların tümü makroekonomik birer gerçektir ama asıl tablo başka yerde.

Bu ülkenin gerçek ekonomisi borsa seansının kapandığı yerde bitmez. Asıl ekonomi, daha piyasalar açılmadan, sabahın ilk ışıklarında işe gitmek için yola çıkanların hayatında döner. 

Bu nedenle “butlan” tartışmasının yarattığı sarsıntıyı yalnızca makro istikrar başlığı altında değil; toplumsal refah, gelir dağılımı ve kitlelerin pazarlık gücü üzerinden değerlendirmek gerekir. Siyasi mühendisliğin ilk ve en ağır faturası, her zaman sesi en az duyulan, örgütlü olmayan kesimlere çıkarılır.

Haziran ayının sonuna geldik, yılın ilk yarısı bitiyor. Normal, demokratik bir ülke olsaydık bu dönemde Türkiye’nin tek ve sarsılmaz gündemi asgari ücretin alım gücü, emekli aylıklarının erimesi ve temmuz ayında ücretlere yapılacak olası düzenlemeler olurdu. Mayıs sonu itibarıyla beş aylık enflasyonun %16,6’ı aşmış olması, sabit gelirlilerin satın alma gücünde zaten devasa bir gedik açtı. Yılın ikinci yarısında da yüksek seyretmesi kesin olan enflasyon dikkate alındığında, 2026 başında 28 bin lira olarak belirlenen asgari ücretin reel değeri, yılsonuna varmadan adeta pul olacaktır. 

Böyle bir ekonomik tablo karşısında siyaset kurumunun birinci ödevi; ücretlilerin ve emeklilerin bu devasa kaybını telafi etmek olmalıydı. Meclis’in, sendikaların, medyanın ana tartışması; asgari ücrete ara zam yapılıp yapılmayacağı, en düşük emekli aylığının insani yaşam sınırına nasıl çekileceği, vergi yükünün dar gelirlinin sırtından nasıl alınacağı üzerine kurulmalıydı.

İçinde bulunduğumuz durum tam da ekonomi yönetiminin ve siyasi iktidarın tercih ettiği konforlu zemindir. Yüksek enflasyonun, acımasız düşük ücret politikasının, derinleşen emekli yoksulluğunun ve adaletsiz vergi yükünün konuşulmasını istemeyenler için bu tür siyasal krizler bulunmaz birer can simididir. Toplumun ekmek meselesi, hukuk görünümlü siyasi operasyonların gölgesinde kalır. 

Ekonomi yönetimi zaten uzun süredir temmuz ayında asgari ücrete ara zam yapılmayacağı yönünde kapıyı kapatan katı bir tutum içindeydi. Bu tutumun arkasında ideolojik bir bölüşüm tercihi var: Enflasyonun ve kemer sıkma programının tüm maliyeti ücretliye yüklenecek, emeklinin kaybı telafi edilmeyecek, halkın alım gücündeki erime “enflasyonla mücadelenin gereği” diye kutsanacak... Siyasetin butlan kararıyla bu ölçüde belirsizliğe sürüklenmesi ise ücretlinin hak arama zeminini bütünüyle felç ediyor.

Bu nedenle bugün yaşadığımız mesele, yalnızca bir hukuk krizi değildir; bu aynı zamanda çok büyük bir bölüşüm krizidir. Hukuk düzeninin siyasallaştırıldığı her yerde, toplumun ekonomik talepleri kolayca bastırılır. Demokratik meşruiyet zedelendiğinde, emeğin pazarlık gücü de, sesini duyurma kanalları da felç olur. Muhalefet zayıflatıldıkça, korumasız bırakılan milyonların ekmeği daha da küçülür.

Bu ülkede demokrasi mücadelesi ile ekonomik adalet mücadelesi asla birbirinden ayrılamaz. Siyasi mühendisliğe karşı durmak, halkın geçim derdini görünmez kılmaya çalışan bu sömürü düzenine karşı ses yükseltmektir.

Haberin tamamını BirGün'da oku
Ana Sayfa Belediyeler
Sonuçlar
Vekiller Partiler