Tüm haberler
BirGün 26 Jul 2026, 05:15 BirGün Pazar

Ekonomist Haluk Levent ile söyleşi: Demokrasi ve refah kapitalizmde anomalidir

Bugün ortaya çıkan yapı, liberal demokrasinin dışından gelen bir saldırı değil; onun kendi içinden çıkan, onun özüne dönen bir eğilim. Dolayısıyla bambaşka bir toplumsal rejimle karşı karşıyayız ve bu süreç artık tüpten çıkmış macun gibi. Eski noktaya geri dö…

Ekonomist Haluk Levent ile söyleşi: Demokrasi ve refah kapitalizmde anomalidir

Yusuf Tuna Koç

Liberal demokrasilerin sonu mu geldi? 

Bugün, NATO 3.0 ile şekillenen yeni dünya düzeni içerisinde, Türkiye de dahil olmak üzere tüm kürede otoriter, rekabetsiz tek adam rejimleri, tercih edilen yönetim şekli haline geliyor. Hızlı ve tek elden karar alabilen, Washington’a çelişkisiz bir biçimde sadık hareket eden, ekonomisini halka değil savaş sanayisine yönlendiren bağımlı taşeron ülke modeli ile ABD, Çin’e karşı girdiği emperyalist krizi aşabileceğini murat ediyor.

Böyle bir konjonktür değişimi, yapay zeka yatırımları ve hizmetlerinin genişletilmesi, teknoloji ve silah üretimine tüm Amerikan müttefiklerinin dahil edilmesi gibi altyapı adımlarını da içeriyor. Tüm bu gelişmeler, batının son on yılda siyasi krizlerinden çıkamayan liberal demokrat düzenin temsili bir biçiminden dahi tamamen vazgeçtiği tartışmalarını gündeme getiriyor. Böyle bir yeni yönelim, tüm somut adımlar attıktan sonra dahi küresel düzeyde uzun vadede ne kadar başarılı olabilir, bunu zaman gösterecek. Ancak, AB ülkelerinin gösterdiği direnç, Çin’in etki alanının henüz kırılamaması ve bu yönelimin en ufak bir refah bölüşümü dahi temin etmeden tamamen savaş ve yıkıma dayalı olması, kendi içerisindeki çelişkileri gösteriyor. Fakat görünen o ki Amerikan imparatorluğu çökerken, dünyanın kalanını da yanında götürmek istiyor.

Bu hafta, sıkça tartışılan liberal demokrasilerin sonu ve yeni dünya düzeni tartışmalarını, teknolojik gelişmelerin siyaset ve ekonomiye etkilerini, Çin’in tüm bu konjonktürdeki pozisyonunu ve Türkiye’ye etkileri, Prof. Dr. Haluk Levent ile konuştuk. 

NATO Zirvesi sonrasında hem Türkiye’de hem Batı’da yeniden yoğunlaşan bir tartışma var. Liberal demokrasinin sonuna mı geliyoruz? Güvenlikçi politikaların ve gözetim teknolojilerinin merkezde olduğu otoriter yönetim modellerine doğru bir geçiş yaşandığı söyleniyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Gerçekten böyle bir eğilim var mı, varsa bunun temel nedeni nedir? 

Ben bu konuda daha radikal düşünüyorum. Artık “otoriter yönetim”, “seçimli otoriterlik” ya da “seçimsiz otoriterlik” gibi tanımlar günümüz rejimlerini tarif etmek için yetersiz kalıyor. Bugün doğrudan doğruya uluslararası ölçekte bir faşist kalkışmanın içinde olduğumuzu düşünüyorum. 

Adeta uluslararası bir faşist enternasyonal oluşmuş durumda. Düzenli toplantılar yapıyorlar ve farklı ülkelerde yaşanan olayların birbirine neredeyse karbon kopya denecek kadar benzemesi de bunların ortak bir ideolojik merkezden beslendiğini gösteriyor. 

Neyi kastediyorum? Örneğin Lula’ya yapılanlarla Türkiye’de Ekrem İmamoğlu’na yönelik süreç arasında, İspanya’da başbakanın ailesine dönük operasyonlarda kullanılan yöntemlere kadar dikkat çekici benzerlikler var. Kullanılan suçlamalar bile neredeyse aynı. Dolayısıyla artık tek tek ülkelerde yaşanan gelişmelerden değil, küresel ölçekte örgütlü bir tehditle karşı karşıyayız. 

Bu nedenle meseleyi yalnızca “liberal demokrasinin sonu geliyor mu?” sorusuyla tartışmayı eksik buluyorum. Liberal demokrasi ya da liberal ekonomi denildiğinde insanların zihninde oluşan model esas olarak sosyal refah devletidir. Oysa ben sosyal refah devletini kapitalizmin doğal sonucu olarak değil, kolonyal ilişkiler üzerine inşa edilmiş tarihsel bir istisna olarak görüyorum. 

Çünkü olgun kapitalist ülkelerde ortaya çıkan refah devletinin ekonomik kaynağı büyük ölçüde sömürgecilik ilişkilerinin sürdürülmesine dayanıyordu. Kâğıt üzerinde kolonyalizmin tasfiye edildiğini görüyoruz; özellikle 1950’lerden itibaren ulusal kurtuluş mücadeleleriyle birlikte böyle bir görüntü oluştu. Ancak gerçekte kolonyal ilişkiler yalnızca biçim değiştirdi, ortadan kalkmadı. 

Bunun en somut kanıtlarından biri Oxfam’ın 2024 raporudur. Oxfam, Davos toplantıları öncesinde her yıl bir rapor yayımlar. 2024 raporunun temel tespiti şuydu: Eğer başlığı serbestçe Türkçeye çevirecek olursak, “Malı götürenlerin üretmekle hiçbir işi yok” diyebiliriz.1 

Raporun ortaya koyduğu temel gerçek şuydu: Ranta dayalı gelirlerdeki artış, mal ve hizmet üretiminden elde edilen gelir artışının çok üzerindeydi. 

Daha çarpıcı olan ise şu tespitti: Küresel Güney’den, Küresel Kuzey’in en zengin yüzde birlik kesimine her saat yaklaşık otuz milyon dolar aktarılıyordu. Üstelik bu yalnızca belirli bir döneme özgü değildi; yıllardır devam eden düzenli bir servet transferiydi. 

Dolayısıyla kolonyalizmin aslında hiçbir zaman ortadan kalkmadığını, yalnızca biçim değiştirdiğini gösteren çok güçlü ampirik verilerden söz ediyoruz. Bu sonuç, gelir dağılımı ve servet dağılımı çalışmalarının birlikte değerlendirilmesiyle elde edilmişti. 

Benim özellikle sosyal refah devleti üzerinde durmamın nedeni de bu. Çünkü bugün sosyal refah devleti çözülüyor. Fakat çözülürken bizim düşünce dünyamızda da ciddi bir kırılma yaşanıyor. Aslında büyük bir ideolojik kırılma bu. Biz kapitalizm dediğimizde de demokrasi dediğimizde de referans noktamız hep sosyal refah devleti olmuştu. Aklımıza gelen model oydu. “Kimse geride kalmayacak” anlayışı, sosyal transfer mekanizmaları, artan oranlı vergi sistemi, şeffaflık, kurumların birbirini denetlediği denge-denetleme mekanizmaları. Yani herhangi bir kurum bir yetki kullanıyorsa, o yetkinin başka kurumlar tarafından ve nihayetinde toplum tarafından denetlenmesini sağlayan bir sistem. Biz bütün bunları kapitalizmin doğal işleyişi sandık. Oysa bu büyük bir ideolojik yanılgıydı. Fakat öylesine güçlü bir yanılgıydı ki neredeyse düşünce dünyamızın her hücresine işlemişti. Şimdi bu yapı çözülmeye başlayınca doğal olarak “Ne oluyor?”, “Eski sistemi yeniden kurabilir miyiz?” diye düşünüyoruz. 

Oysa burada çok önemli bir teorik saptama var. Ben bunu ilk kez István Mészáros’un 2012 yılında verdiği bir röportajda görmüştüm. Muhtemelen daha önce kitaplarında da ayrıntılı biçimde işlemiştir. Mészáros toplumu “sermayenin toplumsal metabolik düzeni” olarak tanımlar. Yani üretim tarzlarını elbette önemli bulur; ancak sermaye düzeninin yalnızca kapitalizme değil, tarih boyunca bütün sınıflı toplumlara nüfuz eden daha geniş bir toplumsal metabolizma oluşturduğunu söyler. Bu çerçevede 20. yüzyıla baktığında iki büyük “kaçış momenti” tanımlar. Bunlardan biri Ekim Devrimi’dir. Diğeri ise sosyal refah devletidir. Yani sosyal refah devleti aslında kapitalizmin doğal işleyişinin bir ürünü değildir; kapitalizmin normal işleyişinden uzaklaşmaya çalışan tarihsel bir kaçış girişimidir. 

Dolayısıyla sosyal refah devletini kapitalizmin asli niteliği olarak görmek baştan itibaren ciddi bir teorik yanlıştı. Üstelik bu yapı kendiliğinden ortaya çıkmadı. Çok büyük toplumsal mücadelelerin sonucunda kuruldu. Bunun yanında, demin söylediğim gibi, kolonyal ilişkilerden beslenen ekonomik bir zemine de sahipti. Sonuçta her iki büyük kaçış girişimi de başarısız oldu. Sosyal refah devleti sürdürülemedi. Ekim Devrimi de bambaşka nedenlerle çöktü; o ayrı ve uzun bir tartışma konusu. Ama sonuç değişmiyor. Her ikisi de tarihsel olarak birer kaçış girişimi olarak kaldılar. 

Dolayısıyla bugün “Liberal demokrasi ortadan mı kalkıyor?” sorusunu ben yanlış kurulmuş bir soru olarak görüyorum. Çünkü bugün yaşadığımız şey, kapitalizmin kendi özüne doğru yeniden dönmesinden başka bir şey değildir. Bu açıdan bakıldığında neoliberal saldırı da kapitalizmin gerçek karakterini yeniden ortaya çıkaran büyük bir tasfiye hareketidir. 

FİYAT İLE DEĞER ARASINDAKİ BAĞ KOPTU

Liberal demokrasinin çözülmesini kapitalizmin kendi özüne dönüşü olarak tanımlıyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz? 

Bu noktada George Monbiot’nun henüz Türkçeye çevrilmemiş The Invisible Doctrine: The Secret History of Neoliberalism kitabını anmak gerekir. Gazeteci olduğu için son derece akıcı yazıyor; herkesin anlayabileceği bir dili var. Ben de kitapta neoliberalizme ilişkin yaptığı tespitlerin büyük bölümüne katılıyorum. Kitaptaki örneklerden biri Madeira. Bugün turistik bir ada olarak bildiğimiz Madeira’nın geçmişine baktığınızda, kapitalizmin doğayla kurduğu ilişkinin ne kadar yıkıcı olduğunu görüyorsunuz. Kapitalizmin özü, doğayı metalaştıran, talan eden ve hiçbir sınır tanımayan bir mantık üzerine kuruludur. Bu nedenle insanı da doğayı da aynı yıkıcı mekanizmanın parçası hâline getirir. 

Ben uzun zamandır kapitalizmin artık bizim bildiğimiz biçimiyle işlemediğini söylüyorum. Klasik kapitalist işleyişte bir ihtiyaç ortaya çıkar, girişimci bu ihtiyacı karşılayacak mal veya hizmeti üretmek için sermaye bulur; çoğu zaman girişimci ile sermayedar aynı kişidir, bazen finans piyasalarından kaynak sağlar. Üretim yapılır, mal veya hizmet satılır ve süreç sonunda katma değer ortaya çıkar. Klasik iktisat bunu girişimcinin kârı olarak tanımlar, Marksist literatür ise artı-değer kavramıyla açıklar. Yani ortada üretime dayalı bir değer yaratma mekanizması vardır. 

Fakat hizmet sektörünün olağanüstü büyümesiyle birlikte bambaşka bir yapıya geçtik. Bu yalnızca gelişmiş kapitalist ülkelerde yaşanmadı. Bizim gibi ülkelerde ise sanayisizleşmeyle birlikte gerçekleşti. Sanayileşme tamamlanmadan hizmet sektörüne dayalı bir ekonomik yapı oluştu. Hizmet sektörü, çok kaba bir ifadeyle, daha önce meta ilişkisine konu olmayan alanların metalaştırılmasıyla büyüyor. Üstelik burada teorik olarak sınırsız bir genişleme alanı var. 

Bunun bir başka özelliği ise dış ticaretin doğrudan parçası olmaması. Hizmet sektöründe fiyat oluşumu, uluslararası piyasalarda işlem gören sanayi mallarındaki fiyat oluşumundan farklı işliyor. Dolayısıyla burada klasik iktisadın da Marksist değer teorisinin de örnek aldığı sektörlerden farklı bir mekanizma ortaya çıkıyor. Fiyat artık bildiğimiz anlamda değerle kurulan ilişki üzerinden oluşmuyor; piyasa kendi içinde bambaşka bir fiyatlama mantığı yaratıyor. 

Bunun gerçekleşebilmesi için ise çok büyük miktarda likidite gerekiyordu. Son yirmi yılda başta dünyanın beş büyük merkez bankası olmak üzere merkez bankalarının yaptığı tam da buydu. Çok çarpıcı bir örnek vereyim. 2000-2001 yıllarında dünyanın beş büyük merkez bankasının toplam emisyon hacmi yaklaşık 2,7 trilyon dolardı. Aynı dönemde küresel katma değer üretimi yaklaşık 50 trilyon dolar civarındaydı. Bugün küresel katma değer yaklaşık 150 trilyon dolara çıktı; yani üç kat arttı. Buna karşılık aynı merkez bankalarının emisyon hacmi 40 trilyon dolara yaklaştı. Başka bir ifadeyle üretim yaklaşık üç kat büyürken para arzı on katın üzerinde arttı. 

Normal koşullarda böyle bir para genişlemesinin küresel ölçekte çok yüksek enflasyon yaratması beklenirdi. Oysa yetmişli yıllardakine benzer bir enflasyon yaşanmadı. Elbette dalgalanmalar oldu ama para arzındaki artışla kıyaslanabilecek ölçekte bir enflasyon ortaya çıkmadı. Ana akım iktisat bunun nedenini para miktarı ile fiyatlar arasındaki ilişkinin zayıflaması olarak açıklıyor. Bana göre ise sorun daha derin. Asıl kopan bağ, fiyat ile değer arasındaki bağdır. 

Bu kopuş ilk olarak finans sektöründe gerçekleşti. Çünkü merkez bankalarının yarattığı likidite önce finans piyasalarına aktı. Özellikle türev piyasalar olağanüstü büyüdü. Hatta türev işlem hacmi, reel finansal varlıkların birkaç katına ulaştı. Daha da önemlisi, 2008 krizinde finansal varlıkların değeri büyük ölçüde çökerken türev piyasalarının işlem hacminde aynı ölçüde bir daralma yaşanmadı. Bu da gösteriyor ki artık orada fiyat ile değer arasındaki bağ tamamen kopmuş durumda. Çünkü alınıp satılan şey, gerçek bir varlık değil; fiyat değişimleri üzerine kurulmuş kontratlar. 

Dolayısıyla türev piyasaları artık doğrudan servet transfer mekanizması gibi çalışıyor. Ardından kripto paralar ve coin piyasaları geldi. Henüz işlem hacimleri türev piyasalar kadar büyük değil ama kayda değer büyüklüğe ulaştılar. Üstelik burada değer diye bir şeyden söz etmek mümkün değil; yalnızca fiyat var. Ama bu fiyat da klasik anlamda fiyat değil. Türev piyasalardaki fiyat neyse, coin piyasalarındaki fiyat da aynı mantıkla oluşuyor. 

Bu aslında son derece kanserojen bir zihniyet dünyasının ekonomik karşılığıdır. Teknolojik gelişmelerin de katalizör etkisiyle bu zihniyet artık toplumun tamamına yayılıyor. Bugün öyle bir noktaya geldik ki insanların ölümü bile finansal spekülasyon konusu hâline geliyor. 

Örneğin PolyMarket isimli platformda, isteyen herkes görebilir, İran lideri Ali Hamaney’in belirli bir tarihe kadar yaşayıp yaşamayacağı üzerine kontratlar açılıyor. Aralık ayında Haziran ayını görüp göremeyeceği üzerine işlem yapılıyordu. Bunlar tamamen türev piyasa mantığıyla işleyen işlemler. Dayanak varlık ise herhangi bir ekonomik faaliyet değil; doğrudan insan hayatı. İnsanların ölümleri üzerinden para kazanılmasını mümkün kılan bir sistemden söz ediyoruz. 

Bugün finans çevrelerinde dolaşan söylemlere baktığınızda da aynı zihniyet görülüyor. “ABD İran’a müdahale ederse piyasalar şahlanacak”, “Büyük bir ralli başlayacak” gibi ifadeler son derece sıradan biçimde dile getiriliyor. İnsan hayatını tamamen fiyat hareketlerine indirgemiş, insanlıktan uzaklaşmış bir zihniyetle karşı karşıyayız. 

İşte ben kapitalizmin tasfiye olduğunu söylerken tam olarak bunu kastediyorum. Bizim üretim üzerinden tanımladığımız kapitalizm artık yerini bambaşka bir servet transfer mekanizmasına bırakmış durumda. Bu nedenle de bugün yaşadığımız dönüşüm, yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda ahlaki, siyasal ve toplumsal bir dönüşümdür. 

YIKIM VE ÜTOPYA ARASINDAYIZ

Biraz önce teknolojik dönüşümden söz ettiniz. Bu dönüşümün kapitalizmin bugünkü yapısıyla nasıl bir ilişkisi var? 

Aslında burada dipten gelen bir başka tartışma daha var. Daron Acemoğlu ve benzeri çalışmalar yapan iktisatçılar uzun süredir buna dikkat çekiyorlar. Teknolojik gelişmenin izlediği patika, insan emeğinin verimliliğini artıran, insanın yaratıcılığını geliştiren bir patika değil; doğrudan doğruya emeğin yerine geçmeye çalışan bir patika. Bunun temel nedenlerinden biri de üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin hâlâ devam ediyor olması. 

Çünkü böylesine büyük bir teknolojik kapasite özel mülkiyet ilişkileri içinde geliştiğinde kaçınılmaz olarak emeği tasfiye etmeye yöneliyor. Oysa teknoloji kamusal bir mal hâline getirilebilseydi, yani toplumsal olarak ortaklaşa kullanılabilen bir üretici güç olsaydı, bugün işsizliğin büyümesiyle karşı karşıya kalmak yerine bambaşka bir toplumsal düzen tartışıyor olabilirdik. 

Aslında bugün önümüzde iki yol bulunuyor. Ya bolluk toplumuna gideceğiz, yani insanlığın yüzyıllardır kurduğu ütopyalara yaklaşacağız; ya da çok büyük bir yıkımla karşılaşacağız. Bana göre üçüncü bir seçenek yok. 

Bu yüzden “liberal demokrasiyi yeniden kazanalım” gibi hedefler bana gerçekçi gelmiyor. Çünkü bugün ortaya çıkan yapı, liberal demokrasinin dışından gelen bir saldırı değil; onun kendi içinden çıkan, onun özüne dönen bir eğilim. Dolayısıyla bambaşka bir toplumsal rejimle karşı karşıyayız ve bu süreç artık tüpten çıkmış macun gibi. Eski noktaya geri dönmek mümkün görünmüyor. Bu cendereden çıkışın tek yolu ise sınıflı toplumu bütünüyle tasfiye edecek yeni bir toplumsal düzen kurmaktan geçiyor. Ara bir çözüm göremiyorum. 

ÇİN’İN NEP’İ

Üretkenliğe değil ranta dayalı bir sistemin giderek ağırlık kazanması, sosyal refah devletinin çözülmesi ve hizmet sektörünün büyümesiyle birlikte bugün liberal demokrasiden uzaklaşan bir yönelim ortaya çıktığını söylüyorsunuz. Peki bu tablo içinde Çin’i nereye koyuyorsunuz? Bir yanda ABD merkezli sistem, diğer yanda üretim kapasitesini koruyan Çin var. Bu rekabeti nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Doğrusunu söylemek gerekirse Çin konusunda henüz kesin hükümler verebilecek kadar çalıştığımı söyleyemem. Elbette okuduklarım var ama kolay teşhis konulabilecek bir mesele değil. Korkut Boratav’ın bir röportajında söylediği bir cümle vardır; “Ben Çin’i tam olarak kavrayamadım” der. Ben de henüz aynı noktadayım. 

Ama şunu söyleyebilirim: Çin’i doğrudan kapitalist bir ülke olarak tanımlamayı doğru bulmuyorum. 

Bana en yakın gelen açıklama, Çin’in bir bakıma Sovyetler Birliği’nin Yeni Ekonomi Politikası’na, yani NEP’e benzeyen bir model uyguladığı yönünde. Ekim Devrimi’nden sonra Sovyetler Birliği’nde nasıl bir ekonomik düzen kurulacağı konusunda büyük tartışmalar yaşanmıştı. Önce savaş komünizmi uygulanmış, üretim araçlarının tamamı kamulaştırılmıştı. Fakat iç savaşın ve kıtlığın yarattığı koşullar nedeniyle daha sonra sermaye ilişkileri sınırlı ölçüde yeniden tesis edildi. Özellikle tarım alanında piyasaya belirli bir hareket alanı tanındı. 

Ancak burada kritik nokta şuydu: Sermaye yeniden ortaya çıkmasına rağmen siyasal iktidar üzerinde herhangi bir tasarruf hakkına sahip değildi. Sermayenin varlığı kabul ediliyordu ama devleti yönetmesi, siyasal karar alma süreçlerini belirlemesi mümkün değildi. 

Çin’e baktığımda buna benzer bir yapı görüyorum. Üstelik bu, NEP döneminden çok daha geniş ölçekte uygulanıyor. Çünkü bugün teknolojiyi yalnızca tarımdan ayırmanız mümkün değil. Teknoloji bütün üretim süreçlerinin içine girmiş durumda. Dolayısıyla sermaye ilişkilerinin çok daha geniş alanlarda yeniden tesis edildiğini görüyoruz. 

Buna rağmen önemli farklar var. Örneğin büyük servetlerin miras yoluyla nasıl devredildiği konusunda kesin bilgi sahibi değilim; o nedenle bu konuda ihtiyatlı konuşmak gerekir. Ama bildiğimiz kadarıyla sermayedarların siyasal iktidar üzerinde belirleyici bir tasarruf hakkı bulunmuyor. Politika belirleyen esas güç hâlâ Komünist Parti’nin merkez organları. 

Bu nedenle Çin’i hemen “kapitalisttir”, “devlet kapitalizmidir” gibi kategorilere yerleştirmenin kolay olmadığını düşünüyorum. Çünkü o sınıflandırmalara uymayan birçok özelliği var. Zaten bazen bu kategorik sınıflandırmalar meseleyi anlamamızı kolaylaştırmaktan çok zorlaştırıyor. 

Bir başka nokta da şu: Bugünkü uluslararası güç dengesi içinde Çin’in varlığının olumlu bir rol oynadığını düşünüyorum. Çünkü sözünü ettiğim küresel faşist kalkışmanın önündeki en önemli engellerden biri şu anda Çin’in varlığıdır. Zaten bu nedenle uzun vadede Çin’e yönelik baskının ve saldırıların artacağını da öngörebiliriz. 

Ama tekrar altını çizeyim; bu konuda kesin hükümler vermekten özellikle kaçınıyorum. Çünkü henüz kesin analiz yapılabilecek bir noktada olduğumuzu düşünmüyorum. Kesin konuşan analizlerin de çoğu zaman yanıltıcı olduğunu görüyorum. 

TEKİLLİK KESİN BİR TEHLİKE DEĞİL

Peki son olarak genelden özele inen bir soru sormak istiyorum hocam. Bu tartışmalar bağlamında Türkiye’nin geleceğine nasıl bakmamız gerekiyor? Genel olarak konuştuklarımız biraz karamsar bir tablo çiziyor. 

Karamsar olmamamız gerekiyor. Her hâlükârda umutlu olmak için nedenimiz var. Şöyle söyleyeyim; yaklaşık bir buçuk iki ay önce bana “Tekillik Kapımızda” başlıklı on üç sayfalık bir broşür geldi. Broşürde teknolojik tekillikten söz ediliyor. Yani yapay zekânın insanlığın toplam entelektüel kapasitesini aşacağı, dolayısıyla toplumun buna hazırlanması gerektiği söyleniyor. Ardından da birtakım öneriler sıralanıyor: Evrensel temel gelir uygulaması, çeşitli sosyal mekanizmalar, benzeri düzenlemeler... 

Fakat dikkat ettiğim şey şu oldu: Bu önerilerin tamamı aslında rant toplumunun ihtiyaçlarını tarif ediyor. Buna karşılık teknolojinin kamusallaştırılması gibi bir talep hiç yok. Oysa gerçekten böyle bir teknolojik tekillik ufukta görünüyorsa yapılması gereken ilk şey teknolojinin kamusallaştırılmasıdır. Teknoloji kamusal bir faaliyet hâline getirilmeli; açık, şeffaf ve toplumun ortak yararına göre yeniden örgütlenmelidir. Fiber altyapılar, okyanusların altındaki veri hatları, uydu sistemleri, Starlink benzeri ağlar... Bunların tamamı kamusal denetime açılmalıdır. Eğer teknolojik tekillik gerçekten ciddi bir mesele ise buna verilecek gerçek cevap budur. 

Bununla birlikte Silikon Vadisi’nden yükselen “tekillik çok yakın” söyleminin iddia edildiği kadar güçlü bir zemine sahip olduğunu da düşünmüyorum. Daron Acemoğlu’nun birkaç ay önce yayımladığı çalışma bunu gösteriyor. Acemoğlu’nun ekonometrik analizine göre yapay zekânın önümüzdeki on yılda toplam faktör verimliliğine katkısı yalnızca yüzde 0,7 düzeyinde. Yani sanıldığı gibi büyük bir sıçrama öngörülmüyor. Çünkü bunun önünde üç temel engel var. 

Birincisi yazılımdan kaynaklanan engel. Literatürde buna “ontolojik belirsizlik” deniyor. Büyük dil modelleri gerçek anlamda çıkarım yapan sistemler değil; esas olarak sınıflandırma yapan sistemler. Çok yüksek işlem güçleri sayesinde insan davranışlarını taklit edebiliyorlar ama bağlamı insanlar gibi kavrayamıyorlar. 

İkinci engel donanımdan geliyor. Bugün kullandığımız işlemci mimarisi yaklaşık altmış yıldır aynı aileye dayanıyor. Intel işlemciler de Apple’ın M serisi işlemcileri de aynı temel fiziksel sınırlar içinde çalışıyor. Tasarım iyileştirmeleri sayesinde hız artışları elde ediliyor ama yeni bir sıçrama gerçekleşmiyor. 

Çünkü mevcut çiplerin üzerine yeni elemanlar eklemeye başladığınız anda klasik fiziğin sınırlarından çıkıp kuantum alanına giriyorsunuz. Yıllardır “kuantum çip geliyor” deniyor ama hâlâ istikrarlı çalışan bir kuantum işlemci üretilebilmiş değil. Bunun nedeni bir mühendislik problemi değil, bilimsel bir problem olması. Kuantum düzeyinde parçacığın hem konumunu hem zamanını aynı anda belirleyemiyorsunuz. Bilgiyi taşıyan parçacığı istediğiniz anda istediğiniz yere güvenilir biçimde yönlendiremediğiniz sürece de kararlı çalışan kuantum işlemciler üretmek son derece güç görünüyor. 

Üçüncü engel ise kaynak meselesi. Diyelim ki bütün bu teknik sorunlar çözüldü ve üretkenlik gerçekten iki katına çıktı. Bugün bile mevcut küresel üretim düzeyini sürdürebilmek için yaklaşık bir buçuk Dünya’nın kaynaklarını tüketiyoruz. Üretimi iki katına çıkarırsanız üç Dünya’ya ihtiyaç duyarsınız. Dolayısıyla yalnızca işlem kapasitesi değil, enerji, hammadde ve doğal kaynaklar açısından da ciddi sınırlarla karşı karşıyayız. 

Buna rağmen bütün bu söylem finansal piyasalarda çok büyük bir değer şişmesi yaratıyor. Örneğin SpaceX’in defter değeriyle piyasa değeri arasında devasa bir fark var. Bunun nedeni bugünkü üretimi değil, gelecekte elde edeceği varsayılan kazançların bugüne fiyatlanması. Belki bir gün uzay ekonomisi gelişecek, belki gelişmeyecek. Gelişse bile bundan en büyük payı SpaceX’in alıp almayacağını bilmiyoruz. Ama bütün bu ihtimaller sanki kesinleşmiş gibi bugünün fiyatlarına yansıtılıyor. Tarihin gördüğü en büyük finansal balonlardan biriyle karşı karşıyayız. Coin piyasaları da aynı mantıkla çalışıyor. 

Bunun ikinci sonucu ise toplumsal. Böyle büyük bir korku atmosferi yaratıldığında insanlar güvenlik endişesiyle daha fazla gözetimi kabullenmeye başlıyor. Böylece gözetim kapitalizmi meşrulaştırılıyor. Yani ekonomik dönüşüm ile siyasal dönüşüm birbirini besleyen iki süreç hâline geliyor. 

Ama bütün bunlar beni umutsuzluğa sürüklemiyor. Tam tersine, önümüzde iki ihtimal olduğunu gösteriyor. Ya bu teknolojik kapasite özel mülkiyet ilişkileri içinde kalacak ve çok daha büyük eşitsizlikler ile yıkım üretecek; ya da insanlığın ortak malı hâline getirilecek ve bolluk toplumunun kapısını aralayacak. 

Dolayısıyla önümüzde gerçekten iki yol var. Başka bir ara yol görmüyorum. 

Ve aslında elimizde bir formül de var. Teknolojiyi kamusallaştırmayı, üretici güçleri toplumun ortak yararına kullanmayı ve sınıflı toplumu aşmayı başarabilirsek, bütün bu medeniyeti bugün bir avuç oligarşik grubun çıkarına göre şekillendiren düzeni değiştirme imkânımız da doğacaktır. En karanlık an, aynı zamanda şafağın en yakın olduğu andır. Ben bu yüzden umutsuz değilim. 

1- “Takers Not Makers”: https://policy-practice.oxfam.org/resources/takers-not-makers-621668/ 

Haberin tamamını BirGün'da oku

Günün trend anketleri

Ana Sayfa Belediyeler
Sonuçlar
Vekiller Partiler