Tüm haberler
BirGün 16 Jul 2026, 05:00 Güncel

Beklenen Kurtarıcı

Biz Toplumsal Bellek Platformu’nu kurmadan önce, faili meçhul siyasi cinayetlerde ve katliamlarda öldürülen aydınların evlatları olarak bizi ilk kez bir araya getiren etkinlik bir Babalar Günü buluşmasıydı. Her çocuğun babası onun kahramanıdır. Sevgili Naki K…

Beklenen Kurtarıcı

Biz Toplumsal Bellek Platformu’nu kurmadan önce, faili meçhul siyasi cinayetlerde ve katliamlarda öldürülen aydınların evlatları olarak bizi ilk kez bir araya getiren etkinlik bir Babalar Günü buluşmasıydı.

Her çocuğun babası onun kahramanıdır.

Sevgili Naki Kaftancıoğlu ve Canan Kaftancıoğlu’nun fikri ve çağrıcılığıyla düzenlenen “Benim Babam Bir Kahramandı” başlıklı etkinlikte, babaları öldürülmüş çocuklar olarak birlikte şu cümleyi kuruyorduk: “Biz kahraman babalar istemedik. Biz devlet kahraman olsun; eşit ve adil bir toplum düzeninin güvencesi olsun, bu cinayetleri önlesin, adalet sağlasın istedik.”

Her biri toplumsal karşılığı güçlü simge isimler olan babalarımız öldürüleli o gün bile on yıllar geride kalmıştı. Bu çağrımızın üzerinden de bugün on sekiz yıl daha geçti. O zamanlar hâlâ belki bir nebze umutluyduk. Şimdi umudumuz yine kalabalık; ama kendimizden yana, dayanışmadan yana, direnişten yana. Olması gerektiği gibi.

***

Yirmi iki yıldır gerici iktidarın giderek artan baskısıyla ve yanlışlarıyla yorulan toplumun kahraman peşinde savruluşu bana bir süredir o gün söylediklerimizi yeniden düşündürüyor. Kurtuluş kimi zaman bir kurumdan, kimi zaman bir partiden, kimi zaman da tek bir kişiden bekleniyor. Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış’ta insanların belirsizlik dönemlerinde özgürlük savaşını göze almak yerine güçlü gördükleri bir otoriteye sığınmaya meylettiklerini söyler. Belki de biz son dönemde ülkemizdeki lider arayışlarını toplumun kendi iradesini büyütmek yerine bir kurtarıcı iradeye duyduğu ihtiyaç olarak görebiliriz. Ancak çoğu zaman o kişinin / kurumun kimliği, geçmişi, öyküsü, tutarlılığı ya da tutarsızlığı düşünülmeksizin; anlık, tekil ve derinliksiz hayranlıklara dönüşüyor bu ihtiyaç.

***

Araştırmalara göre ülkede “en güvenilen kişi” sorulduğunda ilk sıralarda Haluk Levent, Kenan İmirzalıoğlu, Müge Anlı, Seda Sayan gibi isimler var. Bir bilim insanını, bir düşünürü ya da bir siyasetçiyi bu güven endekslerinde göremezsiniz.

Ama bu listelerde yer alan isimlere siyasi partiler tarafından milletvekilliği, belediye başkanlığı gibi teklifler yapıldığını çok görürsünüz. Tam bu noktada akla gelen isimlerden biri futbolcu Hakan Şükür. Hangi vasfı nedeniyle iktidar partisinin milletvekili olmaya layık görülmüştür? Neden ve nasıl olmuş da bugün kaçak ve ülkeye dönemez haldedir?

Bu tercihler kahraman/şöhret/güven meselesinin ülkeyi yönetecek, hatta belki “kurtaracak” kadrolarca da ne kadar içselleştirildiğini gösteriyor. Siyaset, vaatle değil popülerlikle yönetmenin karşılığına çoktan tav olmuş durumda.

Burada Max Weber’in “karizmatik otorite” kavramı çıkıyor karşımıza. Karizma, kurumların ve ilkelerin önüne geçtiğinde siyaset programlar üzerinden değil kişiler üzerinden kurulmaya başlar. Böylece siyasetin merkezine ortak akıl değil, kurtarıcı figürü yerleşir.

Bahsettiğim anketlerde son yıllarda Haluk Levent üst üste altı kez ilk sıraya yer almış. Hem de yüzde altmışı aşan oranlarla. Nedeni; yöneticilerin ihmali olan, siyasetçilerin ve muhalefetin yeterince ilgi göstermediği, yalnız bıraktığı toplumsal olaylarda, mağduriyet ve ihtiyaç noktalarında “bir şekilde” hep var olması olabilir. Somut adım atarak fayda sağlamasıyla öne çıktığı düşünülebilir. Geçmişte çek-senet yolsuzluğuyla evrakta sahtecilikten hapis yatmış olduğu bilinse de önemsenmeden gönüllere kurulan bir taht. Tekil örnekler çerçevesinde bakıldığında belki de haklı bir takdirin ötesine geçen bir kahramanlaştırma hâli her mağduru Haluk Levent’e başvuran, onun çeşitli konular için bakanları aradığı bir tuhaf meşru alan oluştu.

Fakat bu kahramanlaştırma, hakkında çıkan iddialarla birlikte aynı hızla yerini kahramanı yerin dibine gömme hâline bıraktı. İddialar ile infaz arasında makul şüphe yok. İhtimal yok. Temkin yok.

Konuları birbirinden ayırarak değerlendirme yok. Meğer en güvenilir figüre aslında hiç güvenen yokmuş.

Psikolojide buna “splitting” yani bölme deniliyor. İnsan ya da topluluk karşısındakini ya bütünüyle iyi ya da bütünüyle kötü ilan ediyor; gri alanları reddediyor. Dün kusursuz görülen kişi, ertesi gün bütünüyle hain ilan edilebiliyor.

***

Seçimleri sandıkta kazanılamayan ülkemizde de herkes “doğru aday” peşinde. Biri pelerinini savurarak gelecek, bugüne değin bu ülkenin deneyimlediği tuhaflıklar, hukuksuzluklar, savruluşlar, çıkar için oturulan ya da devrilen masalar, yanlış iliklenen düğmeler, doğrusu öğütülen başarılar yokmuşçasına bizi kurtaracak diye bekleşip duruyor.

O kişi kime göre, neye göre, hangi sebeple doğrudur ve hangi garantiyle bizi kurtaracaktır? Bu soruların hiçbiri gerçek anlamda sorulmuyor. Beklenti büyütülüyor. Sonra olmayınca büyük bir hayal kırıklığı. Çok sürmüyor nedenleri merak edilmeyen, üzerinde yeterince düşünülmeyen sonuç kanıksanarak yeni bir kahraman peşine düşülüyor.

Son derece konformist bir bekleyiş bu bir yandan. Dünün kahramanı bugünün haini. Dün ışıldamayan bugün göz alıyor. ‘Kurban olurum sana’ sözü hep dillerde.

***

Asıl düşünülmesi gerekense şu:

Neden hep bir kurbanlık kabulü içindeyiz?

Neden kendi irademizi büyütmek yerine kendimizi sürekli bir başkasına teslim ediyoruz? Bence en büyük açmaz tam burada başlıyor. Kurban olmak yerine hakkıyla yaşamak için silkelenen, kendi iradesinin farkında olan ve kahramanlığın parçası hâline gelen toplumsal ivmenin bir türlü yakalanamayışı asıl sorun.

Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey; sevgi seli gördükçe kabaran, kendisine atfedilen kudrete artık kendi de inanan tek bir kişi değil. Hedeflenenin nasıl gerçekleşeceğine ilişkin programdır. Örgütlenmedir. Eylemdir.

Liderin kadrosu kimlerden oluşuyor?

Dün ne yaptı? Bugün ne yapıyor?

Neye muktedir? Neden inanalım?

Bu sorular hep askıda kalıyor.

Her şey giderek kötüleşirken öfkesinin, “kindar ve dindar nesil” yetiştirmeye and içmiş olan asıl hedefini unutanlar, tüm hınçlarını bir günah keçisi bularak ondan çıkarmanın peşindeler.

René Girard’ın “günah keçisi” kuramını hatırlayalım. Toplumlar kriz dönemlerinde gerçek nedenlerle yüzleşmek yerine bütün öfkeyi tek bir kişinin üzerine yükleyerek rahatlama eğilimi gösterir. Sorun çözülmez; yalnızca odak değişir.

Belki de bu yüzden insanlar Godot’u bekler gibi bekledikleri o kahramanın daha dün kendileri için bugün hain ilan ettikleri kişi olduğunun da ayırdında değiller.

***

Doğru ve haklı eleştiri, ifade mekanizmaları yitip gitmiş. Tarihin tehlikeli tekerrürünü tetikleyebilecek bir hınçla binalara astıkları fotoğraflarda yüzüne çarpı işareti koydukları Kemal Kılıçdaroğlu’nu hedef gösterebilecek kadar iktidarca öğretilen kindarlığı benimsemişler. Bir anlamda esiri olmuşlar. O çarpının ölüm fermanı olarak Alevilerin kapılarına işaretlendiğini bilmiyor olabilirler mi? Umurlarında mı, değil?

Elbette her lider, her siyasetçi, herkes yanlışlarıyla eleştirilmeli; eleştirilebilmeli.

Ama bu ülkede kimse katilleri, hukuksuzluğu yaratanları, siyaseti bu hâle getirenleri bu denli hedefe koymadı; nicelerinden bu denli şevkle nefret etmedi, tek odak haline getirmedi.

Tek adam rejiminde bu bitmeyen ve yolunu şaşırmış tek adam nefreti de kahraman ya da kurtarıcı beklemenin oksimoronu. Bu dil, bu üslup, birbirini besleyen bu nefret söylemi; iktidarın başındakine tek kelime söyleyemeyenlerin bile bülbül olup iktidarın linç dilini yeniden üretmesine yol açıyor. Kahraman yaratmakla günah keçisi yaratmak aynı madalyonun iki yüzü. Birinde bütün umut tek kişiye yükleniyor; diğerinde bütün öfke.

Bu hâl ve bu bitimsiz gündem sağlıklı değil. Üstelik faydasız. Tam da bu yüzden özellikle besleniyor, sürdürülüyor; birilerinin işine yarıyor.

Diğer yandan memleketin bir yarısı bu ila nihai kavgada kaybolmuşken, diğer yarısı da fakirleşirken, ezilirken, sömürülürken kendi kahramanına âşık.

Stockholm sendromu denildiğinde akla rehin alınanın kendisini rehin alana duygusal bağ geliştirmesi gelir. Toplumlar için birebir kullanılabilecek bir tanı değildir belki; ama uzun süre aynı baskı düzeni içinde yaşayan insanların, o düzeni kaçınılmaz hatta korunması gereken bir gerçeklik olarak görmeye başlaması, kendisine zulmedeni kahraman görmesi düşündürücüdür.

***

Yazının başına dönersek…

On sekiz yıl önce Sivas Katliamı davasında henüz zaman aşımı kararı çıkmamıştı. Karar kapıdaydı.

Kardeşim Eren’le bunu önlemek için çırpınıyorduk. Çalmadığımız kapı kalmamıştı. Devrimci, aydın, şair ve ağabey-kardeş yakınlığındaki babalarımızın izindeydik. Hukuka ve demokrasiye inanıyorduk. Babalarımızı bizden koparan Orta Çağ karanlığına karşı mücadelenin bireysel kalamayacağını, dayanışmanın önemini çok iyi biliyorduk. En çaresiz hissettiğimiz anda bu bilinçle şairlere sığınmaya karar vermiştik.

Ahmet Telli’nin kapısını çalıp, “Şiir her zaman ölümsüzdür ve yüzyıllar geçse de hukuk bükücülerin güçsüzlüğünü söyler. Toplumun vicdanını yaratan şairlerin çığlığıdır.” diyerek, şairlerin imzasına açmak istediğimiz metin için ondan yardım istememiz dün gibi aklımda. O zaten “Bu mısralar biraz da yaşadığımız zamanların izahıdır" der ya… Aradan geçen uzun yıllar bize adaleti getirmedi belki. Ama bilginin duygu ve donanımla buluşmasının, derinlikli değerlendirmenin, toplumsal belleğin ve dayanışmanın önemini çok daha iyi öğretti.

Otuzuncu yılda yeniden onun birikimine, örgütlü mücadele bilincine ve şair yüreğine güvenerek Ahmet ağabeyimizden yardım istedik. Her zamanki gibi sevecendi. Duruydu. Netti. Yanımızdaydı.

Biz kahramanlara ihtiyacımız olmadığını babalarımızdan, Ahmet ağabeyden ve onların yoldaşlarından daha çocukken öğrenmiştik. Devrimin ne demek olduğunu biliyorduk. Zamanın ruhuyla, dönemsel ya da tekil reflekslerle hareket edenlerin er ya da geç boyalarının döküleceğini, bir devrimcinin ise bütün hayatı boyunca savrulmadan, ama gelişerek; ilkeleriyle dimdik duracağını, bizi yanıltmayacağını öğrenmiştik.

Devrimleri ancak halkların yapabileceğini de.

Şimdi Ahmet ağabeyi de uğurladık.

Tam da zamanın ruhunu yansıtır gibi sosyal medyada bütün “kahramanlar” ve kahraman bekleyenler, olanca kolaycılığıyla sözleşmişçesine; belki daha başkasını bilmediklerinden, belki Ahmet Telli’nin ardından onun bir ömür damıttığı dik ve onurlu duruşu sahiplenme hevesiyle, belki de eksik kalmamak için hep aynı dizeyi paylaştılar:

“Sen gidersen yıkılır bu şehir.”

Bilmem… Aynı şiirin devamındaki dizeleri kaç kişi biliyor?

Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında

Durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler

Ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde

Menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri

Bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak

Yangınları anımsatıyor genç ölülere artık.

Kim bu dizeleri önce hakkıyla okur? Kim kalbine dokundurur? Kim oradaki anlamı toplumsal bellekle birlikte bugünden okuyabilir? Kim yarına taşıyabilir?

Belki de asıl mesele budur.

Çünkü biz kahraman beklemeyi değil, omuz omuza yürümeyi öğrendik.

Babalarımızdan…

Ahmet ağabeyden…

Ve onların bıraktığı mücadeleden.

Haberin tamamını BirGün'da oku

Günün trend anketleri

Ana Sayfa Belediyeler
Sonuçlar
Vekiller Partiler