Suzan ŞÖNGER
Soğuk Savaş’ın ardından rafa kaldırıldığı düşünülen büyük güçler arasındaki rekabet, çok kutuplu ancak aynı derecede kırılgan bir dünyaya yol açtı.
Rusya-Ukrayna savaşının tetiklediği güvenlik krizi, son dört yıldır sadece Doğu Avrupa’yı değil, tüm küresel sistemi yeniden şekillendiriyor.
Atlantik’in her iki yakasında artan silahlanma, Avrupa Birliği’nin 800 milyar avroluk devasa savunma bütçesi ve zorunlu askerlik üzerine yeniden alevlenen tartışmalar, barışın ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne seriyor.
AB, ABD’den stratejik özerklik kazanmaya mı çalışıyor, yoksa NATO şemsiyesi altında yeni bir bağımlılık biçimi mi oluşturuluyor? Türkiye’de düzenlenen kritik NATO zirvesinin yanı sıra, artan militarizmin yükünün emekçilere nasıl yansıyacağı ve barış hareketlerinin neden sessizleştiği ise en az silah harcamaları kadar tartışmalı.
İtalyan Komünist Yeniden Kuruluş Partisi’ne (Partito della Rifondazione Comunista, PRC) sorularımızı yanıtlarken konuyu ayrıca Avusturya Komunist Partisi (Kommunistische Partei Österreichs, KPÖ) ile tartıştık.
***
SİLAHLANAN AVRUPA’NIN KAYBEDENİ EMEKÇİLER
Avrupa ABD’ye ekonomik ve askeri bağımlılığını derinleştirdi. Silahlanma programlarının faturası ise kemer sıkma politikalarıyla emekçilere çıkarıldı

Anna CamposampIero - İtalyan Komünist Yeniden Kuruluş Partisi:
Camposampiero, kaynaklar silaha aktarılırken ücretler, sosyal haklar ve barışın nasıl gerilediğini anlattı.
Avrupa Birliği'nin ABD ile ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? ABD'den tam bağımsızlık AB için sizce mümkün mü? Değilse, bu bağımsızlık nasıl kazanılabilir?
Ursula von der Leyen'in liderliğindeki AB, ABD'ye tamamen boyun eğdi. Bu durumu, AB’nin diplomatik ve arabulucu bir rol oynayabileceği halde, Ukrayna’daki vekalet savaşına 5 yıldır verdiği destekte gördük. Bu savaş, enerji kaynaklarının, özellikle de artık ABD’den gelen doğalgazın tedarikinde dönüşüme yol açtı; bununla birlikte, çevreye büyük zarar veren yeniden gazlaştırma tesislerinin inşa edilmesi gerekliliği de ortaya çıktı. Ancak aynı durumu, daha sonra “Readiness 2030” (Hazırlık 2030) olarak yeniden adlandırılan “Avrupa’yı Yeniden Silahlandırma” planında da gördük (silahlandırma yerine hazırlık, çünkü kelime seçimi önemli); söz konusu plan, silah alımlarına 800 milyar avroluk bir yatırım yapılmasını öngörüyor ve bu yatırımın önemli bir kısmı ABD’den gelecek.
Ticaret anlaşmasının imzalanmasıyla bunu daha net gördük; Trump'ın Avrupa düzenlemelerine karşı gelmesine rağmen kendi malları için önemli ölçüde yeşil ışık yakmasını sağladığı bu anlaşma, onun tekelci tavrının gerçek bir zaferiydi. Avrupa Birliği’nin ABD’den yaptığı devasa enerji alımı ve hatta ABD deniz ürünlerine verilen yeşil ışık: bunlar söz konusu anlaşmanın temel noktalarından birkaçı.
Anlaşma 2029'a dek sürecek ve Trump’ın görev süresinin ardından %15’lik gümrük vergileri gibi bir Damokles kılıcı altında kalmaya devam edecek. Avrupa Birliği’nin bağımsızlığı buraya kadarmış: Burada, Avrupa Muhafazakarları ve Reformcular Grubu’nu (ECR) da içeren bir çoğunlukla (Avrupa Sol Partisi, teklif aleyhine oy kullandı), sermayeyi tekelinde tutanlara teslim olma kararı alındı.
AB, diğer dünya güçleriyle olan ilişkilerinden başlayarak özerk bir rol yürütmelidir. AB, ABD’ye olan teslimiyetinden kurtulmalı; böylece Batı’nın yeni sömürgeci dünya görüşünden uzaklaşan kültürel bir dönüşümü de sağlanabilir. Çok kutuplu ilişkilerin merkezinde yer alan bir Avrupa Birliği, özellikle ticaret ilişkileri söz konusu olduğunda sadece Batı’ya değil, başka yönlere de bakmalıdır.
Silahlanmanın artmasının sonuçları emekçileri nasıl etkileyecek? Bu etkileri hangi alanlarda görebiliyorsunuz?
İtalya’da asgari ücret yok; en az 20 yıldır maaşlar sabit. Kesintiye uğrayan, özelleştirilen ya da dış kaynaklara devredilen her şey, işçi gelirini daha da zayıflatacak.
Bu durum, işçilerin %11’inin “çalışan yoksul” olarak kabul edildiği İtalya ile sınırlı değil; yoksulluk sınırının altında yaşayan 26 milyon insanı barındıran ve her on iki işçiden birinin “çalışan yoksul” olarak sınıflandırıldığı Avrupa Birliği genelinde de böyle.
Bir diğer husus, geniş çapta tartışılan sözde “Savaş Keynesçiliği”. İklim krizini inkar eden sağın etkisiyle ekolojik dönüşümden vazgeçilen anlayışa göre, savaşın sanayiyi, özellikle otomotiv sektörünü kurtaracağı söyleniyor.
Sonuç olarak, işçiler ya savaşa gidecek ya da çocukların gitmesini izleyecek; çünkü tarihte savaşa gönderilip ölüme mahkûm edilenler her zaman işçi sınıfı olmuştur, savaştan kâr edenler değil.
Bu durumun kanıtı, zorunlu askerlik hizmetinin yeniden getirilmesine ilişkin müzakerelerdir. Bu tartışmalar, Almanya gibi birçok AB ülkesinde zaten oldukça ilerlemiş durumda; İtalya’da ise daha ihtiyatlı ve sessiz bir şekilde devam ediyor.
Son yıllarda barış hareketlerinin gücünde bir düşüşe tanık olduk. Sizce bunun başlıca nedenleri neler? Savaş ve silahlanmaya karşı daha etkili ve örgütlü bir mücadele nasıl yürütülebilir? Solun etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
2003 yılında barış hareketi, dünyanın ikinci süper gücü olarak nitelendiriliyordu. Bir gün içinde 110 milyon insan, Irak’ın işgaline karşı çıkmak için sokaklara döküldü. Yenildik. Tüm küreselleşme karşıtı hareket yenilgiye uğradı ve kapitalizm norm haline geldi.
O yıllarda bize savaşların insani olduğu, bombaların akıllı olduğu, kurtarılması gereken kadınlar ve çocuklar olduğu (Filistinli olmadıkları sürece) söyleniyordu. AB’nin Rusya ile İsrail’e yönelik çifte standardına, Gazze’deki soykırımdan Maduro’nun kaçırılmasına, Küba’nın kuşatılmasına kadar her eylemin mutlak cezasız kalmasına tanık olduk. Bu karanlık dönemi karakterize eden BM’nin başarısızlığı ve uluslararası hukukun parçalanması da yaşandı.
Sol güçler olarak, anlaşmazlıkların ardındaki gerçek ekonomik nedenleri anlayabilmeli ve yağmacı, savaş çığırtkanı kapitalizmden farklı bir hayatı savunacak araçlara sahip olmalıyız.
Yeniden silahlanmaya ve sosyal kesintilere yol açan kaynakların yeniden tahsis edilmesine karşı çıkmak bu yolda atılacak ilk adım. İş dünyasına ihtiyacımız var ve Madrid’de düzenlenen son Uluslararası Çalışma Konfederasyonu (ITUC) zirvesi, bu yönde bir yol haritasının çizildiğini gösteriyor.
En önemli hedefi, her türlü biçimiyle Trumpçı, savaş çığırtkanı sağcıları durdurmak olan, birleşmiş ve kararlı bir sol hareketine ihtiyacımız var.
***
BARIŞ VE DAYANIŞMA İÇİN ORTAK HATTA İHTİYAÇ VAR

Max Zirgnast - Avusturya Komünist Partisi:
Dünya ateşler içinde. Daha doğrusu, emperyalist güçler ve savaş çığırtkanları dünyayı ateşe verdi. Avrupa ve ABD eşi görülmemiş bir sıcak dalgasının pençesindeyken ve dünya giderek daha da ısınırken, NATO bu yılki zirvesi için Ankara’da bir araya geliyor. Hiçbir NATO zirvesinden iyi bir şey beklemek mümkün olmadığı gibi, bu zirve de kesinlikle bir istisna değil. Dünyadaki en büyük emisyon kaynaklarından biri olan silahlı kuvvetler, yol açtığı ölüm ve yıkımın yanı sıra iklim krizine de çok büyük ölçüde katkıda bulunuyor.
ÇİN VE RUSYA KUŞATMASI
Oysa dünya değişiyor. ABD’nin hegemonyası bir süredir nispeten gerileme eğiliminde.
Ekonomik açıdan Çin, ABD ve müttefiklerini geride bıraktı. Ancak askeri açıdan ABD hâlâ açık ara en güçlü devlet. Son yıllarda ABD, savaş yoluyla bu hegemonik dönüşümü yavaşlatmak için çabalarını artırdı. Ancak ABD ve İsrail’in İran’a saldırıları, askeri gücünün sınırları olduğunu hatırlattı. Trump’ın yenilgiyi başarı olarak sunma girişimleri, yaşananları örtbasa yetmeyecek.
ABD’nin mevcut stratejisi oldukça net: Çin ve Rusya’yı zayıflatmak ve kontrol altında tutmak için kuşatmak, Latin Amerika’yı ABD’nin arka bahçesi haline getirmek ve AB ile İngiltere’yi askeri harcamalar konusunda daha aktif bir role zorlamak. Geçen yılki zirvede, NATO askeri harcamalarını milli gelirin %5’ine çıkarma kararı verildi.
ABD’nin Avrupa üye devletlerinden giderek daha fazlasını talep etme eğilimi, AB ülkeleri arasında daha fazla özerklik arzusunu artırdı. AB ordusu fikri daha yüksek sesle dile getiriliyor.
SAVAŞ DEĞİL REFAH
NATO üyesi olsun ya da olmasın, Avrupa ülkeleri sosyal harcamaları kısarken askeri bütçelerini artırıyor. Bu durum, Avusturya gibi sözde tarafsız ülkeler için bile söz konusu. Son yıllarda en büyük askeri silahlanma programları, trilyonlarca doları silah endüstrisinin kasasına aktarıyor. Nükleer silahlanmanın geri dönüşü, iktidardakilerin tüm insanlığı yok etme riski taşıyan savaşları ne kadar soğukkanlılıkla kabul etmeye hazır olduklarını gösteriyor. Silahlanmaya karşı çıkıp barıştan yana olanlar, sıklıkla “düşmana hizmet edenler” olarak gösteriliyor.
Günümüzün sermaye düzeninin egemenleri halka sunduğu şey budur: Sonunda ölüm ve yıkım getiren silahlanma yatırımları – ve bu yıkım öncelikle tüm ülkelerin işçi sınıfını vuruyor. Bu durum, iktidar sahiplerinin yaşam yerine ölümü tercih ettiklerini bize oldukça açık bir şekilde gösteriyor. Oysa bu onların değil, bizim ölüme mahkumiyetimiz.
Bu çıkmaz karşısında sloganımız “Savaş Değil, Refah” olmak zorundadır. Hayata ve toplum yapılarına, halkın refahına yatırım yapan bütçelere çok ihtiyacımız var, bize sunulan tersi.
BARIŞ VE DAYANIŞMA
Barış hareketi bir süredir sıkıntılı bir süreçten geçiyor. Daha önce büyük seferberlikler koşullara bağlıydı ve ağırlıklı olarak şu ya da bu savaşa ve zulme (Yugoslavya, Irak, Gazze’deki soykırım vb.) karşı bir muhalefet niteliğindeydi. Barış, dayanışma ve refah için geniş ve sürdürülebilir bir toplumsal harekete dayanan kapsamlı bir platform ortaya konulamadı. Bu durum, genel olarak sol ve ilerici güçlerin içinde bulunduğu vahim durumla da kuşkusuz ilgili.
Umut ışıkları da var. 14 Haziran’da Brüksel’de yapılan ve silahlanmaya karşı miting ya da Almanya’da zorunlu askerliğe karşı okul grevleri gibi.
Birlikte çalışmalı ve toplumsal çaresizlik ve umutsuzluğun hakim olduğu toplumlarda barış ve dayanışma fikrini yeniden hayata geçirmeliyiz. Sol, etkimizin zayıf olduğu alanlarda kendi ağırlığının ötesinde mücadeleler verme alışkanlığına sahiptir. Sınırların ötesinde, halka gerçekten hizmet eden ortak eylemler geliştirmenin yollarını bulmalıyız.
Yorumlar